kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Kasım 2013 Çarşamba

KUTSAL İNEK


Özgürlük ve sınırlarla derdi olan ama bir yandan da çocuk sahibi olmak isteyen benim gibi kafası karışıklar için yazdım... Hamileyken aldığım notlarla ortaya çıkan Kutsal İnek'in sizi güldürüp kahkahalara boğmasını temenni ediyorum... Kitapçılarınızdan şiddetle isteyiniz:)

Sevgiler

Ceylan.

29 Ekim 2013 Salı

Beş Yaşındaki Çocuk Bile Yapar!



Efendim sıkma ve ahkam kesme konusunda en ufak bir sıkıntı yaşamayan yüce gönüllü insanlarız. En değerli sanat eserlerinin karşısında durup ‘Çok saçma!’ deyip sıramızı savabiliyoruz. Sanat görecelidir, neyi nasıl seveceğini elbetteki sen bilirsin. Ancak ‘Bunlara bu kadar kıymet veriliyor acaba neden?’ deyiver, bir araştır, bir taşın, bir düşün.

Bundan bir kaç ay önce aklı başı yerinde, fikirlerine kıymet verdiğim bir kaç kişiyle sinema, sanat, filmler üzerine konuşurken laf döndü dolaştı Picasso’ya geldi. Adını vermemem kendisi için çok hayırlı olacak arkadaşım dedi ki ‘Picasso’yu da adam yerine koyup bu kadar yücelttiler ya bu sanat dünyası sırf manipülasyon. Bundan yıllar önce güzel sanatlar fakültesinde okurken ne ressamların eserlerini inceliyorduk resmen dahi adamlarla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorduk. Ne zaman ki Picasso’nun dönemine geldik o zaman dedim bu adam yetenekliyse ben de adam değilim. 5 yaşındaki çocuk yapar bunları hissi yarattı adam ben de direk... Neden böyle bir adama saygı duyayım ki?’

Ben şimdi çok severim hakikaten çoğunluğa baş kaldırabilecek cesareti olup kendi inandıklarını söyleyebilen insanlara ama yeter ki cahil olmasınlar değil mi?! Biraz okusunlar, biraz öğrensinler... Biraz resmi yapan kişiyi, dönemini ve savunduğu fikirleri irdelesinler ondan sonra beğenmiyorsan elbette beğenmezsin! Göz senin, fikir senin...

Bu tip arkadaşlar ve bu tip arkadaşlar boş boş konuştuğunda onların çenesini kapatmak isteyenler için nefis bir kitap önerim var... Kitabın adı; ‘ Beş Yaşındaki Çocuk Bunu Neden Yapamaz?’ Susie Hodge tarafından yazılan açıklamalı modern sanat kitabı bir el feneri ışığı tadında.

Sanatçıları, onların yaşadıkları dönemleri,  motivasyonlarını ve bu eserlerin neden kıymetli olduğunu 5 yaşındaki çocukların bile kolaylıkla anlayabileceği şekilde anlatmış yazar.

Bu sırada yukarıdaki açıklamaları yapan arkadaşımın bu açıklamaları yaptıktan tam 10 dakika sonra masanın üzerinde duran ve çeşitli ressamların eserlerini içeren minik kitabı alıp kısaca göz gezdirip sonra ‘Al işte bak mesela sanat işte budur bakar mısınız?’ diye hayran kalarak gösterdiği eserin de Picasso’ya ait olduğunu söylemeliyim.

Cahillik demişken kitabın yazarı sanatçı ve sanat yazarı Sayın Hodge’ye buradan bir kez daha teşekkür etmek isterim... Okuyalım, öğrenelim, orada burada rezil olmayalım. Sağ olun hanımefendi.


resim: Rene Magritte

27 Ağustos 2013 Salı

Sevdiğine Sevdiğini Söyle!


Bu yaz yazların en zoruydu. Bir tanecik babamı kaybettim. İnsan bu kadar büyük bir kayıp yaşayınca delirmemek için 'neden' sorusuna kendince cevaplar veriyor, sakin kalmaya ve onun 'iyi' olduğuna inanmaya çalışıyor...

Yaz boyunca kadehler hep onun için kalktı, yemekler onun için yendi, gülüşüne özlem duyuldu, nice güzel hikayesi ardı arkasına anlatıldı... Sanki gitmemiş, yanımızdaymış gibiydi... Kapı açılınca o gelecek... Telefon çalınca o konuşacak... İnsan son bir kez sarılıp 'seni seviyorum' demek istiyor... Bu yıl ne öğrendin dersen... Sevdiğin insanlara gerçekten sevdiğini söyle, hissettir derim... Bundan çekinme korkma derim... Aklına geldikçe, canın istedikçe... Bırak sana deli diyen deli desin... Sen sevdiğine 'seviyorum' de...

Sevdiğin gittiğinde arkada kalan tek şey bu ufak anılar... Hayatta her şey biraz öyle, gidenin acısı sonraları daha çok acıtıyor... Eksikliği gün geçtikçe daha fazla hissediliyor, sana sadece anılar kalıyor...  

Ben mekanları, şehirleri, sokakları da insanları sevdiğim gibi seviyorum, onlara bağlanıyorum... Çeşme'deyken Robinson Crusoe 389'un nakit sıkıntısına düştüğünü kapanma tehlikesi olabileceğini duydum... Beyoğlu'nun atan kalbi, etrafa kitap sevgisi pompalayan kitabevi... İçim acıdı... 

Neyse ki akıllıca bir formül uygulamışlar... Bugün Mia-posta'da da yer alan detaylara buradan ulaşabilirsiniz.. 

Hayat her şeye rağmen güzel, geleceğe umutla bakmak için sevdiklerinize sahip çıkın, onları unutmayın... 


fotoğraf:http://blog.gaiam.com/happy-hope-y-wallpapers/
  

19 Eylül 2012 Çarşamba

Yedinci Gün


Fifty Shades of Grey'in çok satmasını normal bulmama rağmen 40 milyon rakamına bir anlam veremediğim gibi İhsan OktayAnar'ın geçen haftalarda çıkan yeni kitabı Yedinci Gün'ün de nasıl Remzi Kitabevi ve D&R'da en çok satanların 1. sırasında yer aldığını anlayabilmiş değilim.

Genellikle bu tip sıralamalarda, Meleklerle Yaşamak, Secret, Mucizeler Dükkanı, Alışverişkolik gibi kitaplara denk gelirken, benim sözlük eşliğinde okuduğum bir kitabın 1. sırada yer alması bünyemde şaşkınlık eşliğinde gelen bir tatlı huzur yarattı.

Felsefe bölümü mezunu, eğitim görevliliği yapmış ve yıllardır Karşıyaka, İzmir'de yaşayan Anar'ın basınla iletişim halinde olmaktan kaçındığını, önceki kitaplarının film yapılması teklifine kesinlikle sıcak bakmadığı, kendisiyle iki çift sohbet etmek isteyen hayranlarının Bostanlı vapur iskelesini mesken tuttukları bilinenler arasında.

Eserleriyle olduğu kadar kendine has tavrıyla da hayranı olduğum Anar'la bir gün Bostanlı vapur iskelesinde karşılaşırsak diye sorularımı şimdiden hazırladığımı bilin isterim. 2 farklı tavır, 2 farklı kitap ve benzer sonuçlar. Dünya çapında olmasa da 7. Gün'ün de 'çok satması' beni ancak mutlu eder. Yine de dilden dile dolaştığı için elinde bulunsun diye kitabı alan ancak ne aldığını hiç farkında olmayan nice insalar olduğunu düşünüyorum.

Bu durumda bana sadece kitabı okumalarını, okuduklarını da anlamalarını temenni etmek, yazarımıza da hiç umrunda olmadığını düşünmesem de başarılarının devamını dilemek kalır...

18 Eylül 2012 Salı

Fifty Shades of Grey- Ne iş?




Müsadenizle kafamı kurcalayan iki konu için çanları çalmak isterim.
İki farklı konu başlığımız aşağıdaki gibidir.

1.    Fifty Shades of Grey- E L James
2.    Yedinci Gün- İhsan Oktay Anar

Bugün’ü 50 Shades of Grey’e ayırıyorum, yarın ver elini 7.gün.


Genelde bir olay dünyayı sarıp sarmalıyorsa, ben çoğunlukla pas geçerim. Bir film izlenme rekorları kırıyorsa, kitap çok satıyorsa, şarkıcı milyon bariyerini aştıysa ben arkasında reklam, pazarlama, strateji ararım.(istisnalar kaideyi bozmaz) Sanatın dahil olduğu konuların bir stratejisi olması da moralimi bozar... Bu tip işlerde yürek ararım, bu yüzden de ‘çok satan’ bir şey duyunca kaçarım.

Bu kadar efelendikten sonra Fifty Shades of Grey’den de sıraladığım sebeplerden ötürü uzak kalmaya çalıştım, şu an 350. sayfasındayım. Neden, nasıl ve hangi ara bu kitap eve girdi, okumaya başladım ve yarısını geçtim hiçbir fikrim yok. Siz deyin toplum baskısı, ben diyeyim merak...

Sabah kahvaltısından, akşam içkisine iki kişinin bir araya geldiği her köşede bu kitap karşıma çıkıyordu. Hiç kitap okumayan bir arkadaşıma uğradım, evin baş köşesinde Fifty duruyor, aynı gün içerisinde bana şu ana kadar hiçbir şekilde kitap önerisi yapmayan başka bir arkadaşım ‘Ceylan Fifty shades of Grey’i hemen al, inanılmaz’ diye bir mesaj gönderdi... Gazetelere çıktı, hakkında yorumlar yapıldı...  Sanırım en son ‘Türk kadını bu kitabı sokakta okuyacaksa, illaki kapağını saklar’  yorumunu duyunca dayanamamış ve önüme gelen ilk kitapçıdan bu kitabı almış olabilirim, hatırlamıyorum.

Okuyorum, okudukça hem dünyada 40 milyon satacak kadar ne var arkidiş bu kitabın içinde diyorum, hem de okudukça okuyasım geliyor... Deli miyim diyorum. 27 yaşında genç bir CEO’yla daha yeni mezun genç bir kızın seks( hadi üzülmeyin aşk da var) ilişkisi anlatan bir kitabın rekorlar kırmasını 21. yy’da özgürlüğün ve rahatlığın doruk noktasındaymış gibi görünmesine rağmen esasında çoğunluğun gerçek ilişkilere, kafaya göre takılmalara, gönlünce bir seks hayatına, içinden geldiği gibi ilişki yaşamaya aç olmasına bağlıyorum kendi çapımda. Bir arkadaşım ‘bu kadar abartılı bir cinselliğin bu kadar naif anlatıldığına ilk kez tanık oluyorum’ bu yüzden okumak hoşuma gidiyor dedi... Kimi ‘Yarabbim bu kıza bir şey olacak mı, kıyıda köşede ölüp kalacak mı’ motivasyonuyla, kimi ‘Gerçekten birbirlerine aşıklar mı’ nın cevabını almak için, kimi hayallerindeki seks hayatından örnek kupleler görebilmek için hızla kitabı okuyuveriyor..

İki haftadır bir çok insan Ayşe Arman’ı modası geçmiş röportajlar yapmakla suçluyor. Efendim kadınlar düzenli ilişki delisiymiş, erkekler özgür ruhmuş bu kadınlar onların gözünü korkutuyormuş, erkekler her türlü isteklerini yerine getiren Rus kadınlara bayılıyormuş.. Eee bu muhabbetler baymamış mı? Bunların modası geçmemiş mi? ..  Hayır efendim, gördüğünüz gibi geçmemiş. Gördüğünüz gibi zengin erkek fakir kız konusunun da modası geçmemiş, kadın ve erkeğin ‘ilişki’ konseptine bakış açısı farklılıklarının da modası geçmemiş, ve reklamcıların sık sık telaffuz ettikleri ‘sex sells’ repliğinin de modası geçmemiş.

Hepsi bir araya gelince ‘porno artık kadınların eline geçti’, ‘ bu kitap kadınlar için bir devrimdir’ açıklamalarının havalarda uçuştuğu üç ciltlik erotik kitap serisinin dünyayı kasıp kavuruşunu izliyoruz. Christian Grey hem fantazileriyle ortalığa korkuyla karışık merak salıyor, hem de her hamlesinde mahsun kızımızın sıhhiyatını, memnununiyetini, rahatlığını düşünerek kalplerdeki prens adayına dönüşüyor. Şu an sayısız kadın ya bu adam benim karşıma çıksaydı? Diye düşünmekten kendini alamıyor...

Yine de ben 40 milyon sayısına inanmakta zorlanıyorum. ‘Nasıl pardon’ demekten kendimi alamıyorum.

Bugün okuduğum bir habere göre Justin Bieber’a 27 yaşındaki genç Ceo rolü teklif edilmiş, hah işte tamam diyorum... Bir çoklarımızın bir kaşık suda boğuvereceği 18 yaşında My life My story tadında kitaplar yazan bir karakterle, bu kitabın adının aynı cümlede geçmesi herhalde bir tesadüf değildir diyorum....
Strateji, reklam, pazarlama bıdı ve bıdı kokusu ortalıklarda mı uçuşuyor ne dersiniz Grey hayranları demekten kendimi alamıyorum..

3 Temmuz 2012 Salı

Kanun Namına Okuyun.



Kanun namına harika bir yıl geçirdik, geçiriyoruz. Her uyandığımızda sürprizli yepyeni bir tutuklanma, yargılanma, ceza, tahliye kararıyla bilgi dağarcığımızı olabildiğince genişletiyoruz.

Hepimiz azılı katilleri yakalayan birer polis, çözümsüz davaların şövalyeliğini üstlenen birer avukat, en zor davaları nihai karara ulaştıran birer hakim olduk çok şükür. İş yerinde, yemekli toplantılarda, twitterda, facebookta, otobüste, kumsalda adaletin peşinden koştuk...

İsterim ki; adli tatil ve yaz sarhoşluğu sebebiyle bu davalardan kopup savrulmayın tam tersine yepyeni ve etkili komplo teorileri üretmek adına sizler için seçtiğim polisiye, gerilim adı altındaki kitaplardan beslenin, etrafınızı besletin.


1. Agatha’nın Anahtarı:   Yaz yaz ne polisiyesi bas git diyenler için Ahmet Ümit’in kısa kısa hikayelerinden oluşan, diğer kitaplarına göre fazlasıyla ince olan bu kitabı kumsalda size eşlik etmesi adına tavsiye edebilirim.

2. Ölülerin Fısıltısı: Yaz akşamı hafif esen rüzgar sebebiyle tüyleriniz azıcık diken diken olurken İngiliz antropolog Dr. David Hunter’ın takıntılı bir katilin gizemini çözme yolunda başına gelenleri anlatan, dünya çapında 7 milyon satan bir bestseller neden size eşlik etmesin?

3. Büyük Uyku: İlk kez 1939 yılında yayınlanan kült bir eser. Ruhu yaralanmış ve bir kaç kez intihara teşebbüs etmiş olan yazar, senarist Raymond Chandler’ın Amerikan polisiyesini bir solukta okursunuz, rahat olun. Humphrey Bogart ve Lauren Bacall eşliğinde filmi de yapılan kitap aynı zamanda damaklarda nostaljik bir tat bırakıyor.  

4. Sisle Gelen Yolcu: Stres severler için vazgeçilmez bir isim olan Jean-Christophe Grange’in yeni kitabı raflarda beyler bayanlar. Kızıl Nehir, Taş Meclisi, Kurtlar İmparatorluğu gibi kitaplarından sonra yeni oluşumun da hepimizi heyecanlandırmasını diliyorum.

30 Aralık 2011 Cuma

Bye Bye 2011!

2011 yılını gerçekten bereketli, mutlu geçiren biri varsa parmak kaldırsın, gelip öpeceğim. Şahsen son beş yıllık sürecin en boktan yılını yaşadığımı gönül rahatlığıyla açıklıyorum, bu yıl bittiği için en ufak bir hüzün yaşamamakla birlikte en kıl olduğum ‘Gelen gideni aratır’ atasözünü de pozitif düşünceyle aklımdan çıkarmaya çabalıyorum.

Terör saldırıları, savaşlar, yalancı baharlar, ölümler, hastalıklar peşimizi bırakmadı bu yıl. 2012’nin daha iyi olacağını en azından ümit edelim müsaitseniz.

Bu çirkinlikler arasında insana yaşama azmi pompalayan öğeler de vardı tabi. Hakan Günday’ın Az, Patti Smith’in Çoluk Çocuk, Ned Beauman’ın Boksör Böcek kitapları... Ki Boksör Böcek’in ‘ilk kitap’ kategorisinde olması da ayrıca motive ediciydi...

Genelde sinemasına pek yakın durmasam da son eseriyle beni gerçekten etkileyen Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filmi, sessiz film olmasına rağmen izleyeni koltuğa çivileyen ve her detayıyla insanın yüzünü güldüren ve bence Oscar’ı kazanacağı kesin olan ‘The Artist’( Oscar bir kıstas mıdır klişesini es geçiyorum müsadenizle), 42 doğumlu asla durmak bilmeyen zeka simsarı Martin Scorsese’nin Hugo’su...

Frida ve David La Chapelle sergileri, çoğu kişinin yerden yere vurduğu ama benim beğendiğim İstanbul Bienal’i, benim için sanat eseri niteliğindeki Muazzez Abacı ve Gönül Yazar’lı ‘Snickers’ reklamı, en entelinden en tv bağımlısına kadar tüm kadınlara ‘vay anam vay’ dedirten bir adet Kıvanç Tatlıtuğ ( bu blogu ilk kurarken, bir gün onun adını burada anabileceğimizi hiç düşünmemiştim.), Ferzan Özpetek’in İtalya’da sahneye koyduğu ‘ Aida Operası’, Festen’in başarılı turkish uyarlaması ilk aklıma gelenler.

İşte bunlarla karşılaşınca da dertlerimizi unutuyor, gelecekten ümit duyuyoruz. Bin tane dert yaşayıp bir tane güzelliğe kavuşunca karşılaştığımız zorlukları unutan bir yapımız olduğu için şanslıyız. Türk milletini her defasından şuursuzlukla suçlayanlara da şaşıyorum, krizsiz bir hafta bile geçirmesine fırsat verilmeyen bu toplum unutmasın da ne yapsın? Her acıyı içinde barındırmaya devam edip toplu intiharlara mı kalkışsın?

Neyse. Konumuzdan çıkıp asabiyetimizi konuşturmayalım, her an güzelliklerle karşılaşabileceğimizin bilincinde olarak birbirimiz için mutlu, neşeli, Noel Baba gibi adam olmayan tiplerle karşılaşmayacağımız, keyifli bir yıl dileyelim...

30 Ekim 2011 Pazar

ALYOŞA



Bir aile düşünün; kardeşlerden biri dünyaca ünlü ressam Fahrünnisa Zeid, diğeri babasını genç yaşında öldürüp hapse giren daha sonra bir isyana karışmasından dolayı sürgüne gönderilen ve sürgünde onlarca eser yaratan yazar, gazeteci Cevat Şakir( Halikarnas Balıkçısı), bir diğeri ise ünlü gravür sanatçısı ve ressam Aliye Berger, yeğenlerden biri Türkiye'nin ilk seramik sanatçılarından Füreya, diğeri yine dünyaca tanınan ressam Nejad Devrim, bir diğeri ise tiyatro oyuncusu ve sahneye tiyatro oyunu koyan ilk Türk kadın yönetmen Şirin Devrim.

Böyle bir ailenin hikayesi olağan, karakterleri sıradan olabilir mi?

Hepsi ayrı bir kitap konusu olacak aile üyelerinden Aliye Berger'in hikayesini anlatan ALYOŞA'yı okuyun derim.


Para pulla işi olmayan, döneminin çok ötesinde, çılgın, duygusal, sevgi dolu, yetenekli ve enteresan bir kadının insana ilham veren müthiş hikayesi...

19 Eylül 2011 Pazartesi

ONE DAY


Montreal'de 'One Day'in afişini gördüğümde, ' Ben bu filme yüzde yüz giderim' dedim...
Yanımdakiler 'Dünyanın en klişe sahnesi, bir kız ve erkek öpüşüyor, bunun nesi senin ilgini çekiyor' dediler...
Sesli cevap veremesem de zihnimden 'Hepimiz aşkın peşinde değil miyiz?' demek geçti... Ama üç erkeğin tantanasıyla uğraşacak hiç halim yoktu...

Hava alanında One Day'in kitap kapağını aynı afiş tasarımıyla gördüğümde yanımda kimsenin olmamasından yararlanarak hemen kitabı satın aldım. Birlikte sadece bir gün geçirmelerine rağmen yirmi yıl boyunca aralarındaki bağı hiç koparmayan iki arkadaşın hikayesi anlatılıyor... Her bölümde yeni bir yıldan sadece bir günü okuyarak hızlı ve sürprizler dolu senelerin içinde kayboluyorsun. Tabi ki sürprizlerin arasında çok net klişelere de sahip olduğunu söylemek lazım.

Anne Hathaway ve Jim Sturgess'ın başrollerini paylaştığı One Day'in filminden önce kitabını okumak isteyenlere 'Benzer örneklerine çokça rastladın ama çevirdiğin her sayfada aşk duygusunun mevzu bahis olması sana iyi geliyorsa okumaktan çekinme' derim...

25 Nisan 2011 Pazartesi

Nerelerdeyiz?



İstanbul’dayız. Nisan sonuna geliyoruz, hava yine kapalı. Bitmeyen kışı yaşarken blogların açılması yaşayamadığımız bahar sevincini bünyemize aşıladı. Allah sevdiğine önce malını kaybettirir, sonra tekrar buldurturmuş. Eh seviliyoruz ki yine yazıyoruz. Ama bu sefer avare halimizden kurtulup, önlemlerimizi alıyoruz. Sürprizler pek yakında…

Görüşemediğimiz bir buçuk, iki ayda ne tür vakalarla karşılaştım, neler yaptım? Sıralıyorum.

1.
Daha yeni doğmuş, altı aylık Mac Book’umu açtığımda beni ekranında bir soru işaretiyle karşıladı. Bembeyaz bir ekran ve ortada gri renkli bir soru işareti kesinlikle hayra alamet olamazdı ki, olmadı da. Hard disk pespaye bir durumda kendinden geçmiş. Teknik servise içinde back-up’ı alınmamış bilgileri kesinlikle kurtarmalıyız dediğimde, gözleri dolar işaretiyle parıldadı. Akıbeti henüz belli değil.

2. Tiyatronun sevmek isteyip sevemediğim bir sanat olduğunu sürekli dile getirirken, DOT her seferinde bana bu lafı yedirmeyi başarıyor. ‘ Festen’le yine yaşayan bir oyunun içinde olmak hoşuma gitti. Hızlı başlıyor, hızlı sonuçlanıyor… Koleksiyon mağazasının Sarıyer’de orman içerisindeki etkileyici bahçesinde dekoruyla, kostümleriyle ve müziğiyle insanı farklı bir köşeye götürüyor. En rahatsızlık verici hikâyeler anlatılırken güldürebilmek ö-n-e-m-l-i
http://www.festen-kutlama.com/

3. Yaş ortalamasının 13 olduğu Maroon5 konserinde hormonlu öğrenci gibi hissettik ne yalan söyleyelim. Yanımdaki ufaklıkları sırtıma alıp sahneyi görmelerini bile teklif ettim… Kalabalıktan sıyrılınca ellerinde hırkalarla bekleyen anneler, konser için ailesinden zorla izin alıp sevgilisiyle buluşarak kendini sevgilisinin kollarına atan gençler… Beni tekrar lise yıllarına götürdüğü için Maroon5’a bir teşekkür de buradan gönderiyoruz.

4. En yakın arkadaşımın yarım saat içinde öleceğini zannederek son konuşmamızı yapmak üzere aradığımda, evlilik teklifi aldığını öğrenmemle hayatı tekrar sorguladım. Arkadaşımın sevgili abisi beni arayıp ‘ Uludağ’da kayboldular, jandarma ve iki helikopter onları arıyor, ancak bulunma ihtimalleri çok düşük, donmak üzereler. İstersen ara ve son kez konuş’ deyip telefonu kapattığında esas ben donakaldım. Bunun çok fazla espritüel ve entelektüel bir şaka olduğunu anlayana kadar nasıl saçma bir telefon konuşması yaptığımı hayal gücünüze bırakıyorum.







5. 1956 yılında James Baldwin tarafından yazılan ve eşcinsel aşkı anlatan Giovanni’nin Odası zamanına göre cesaret isteyen bir kitap olarak acilen okunası.

Alfonso Signorini tarafından yazılan ve geçen sene vizyona giren Channel’i bir de okuyun, filminden çok daha etkileyici. ‘Şans, var olma biçimidir. Şans, küçük insanlara uğramaz. Şans, benim ruhumdur.’

‘Filozoflar zamanında filozof olduklarını biliyorlar mıydı’ gibi sorularla felsefe derslerini bulandırarak zamanın geçmesini sağlayan bir insan olarak büyüyünce ‘Biraz Felsefe Herkese İyi Gelir’ gibi kitaplar okuyarak vicdanımı rahatlatıyorum, size de tavsiye ederim.

Hiç vazgeçmediğim, okuduğum her kitabını tekrar okurken heyecan yaşadığım Agatha Christie’nin Cinayetler Oteli’ni bir daha okudum… Seviyorum seni Agatha, garip bir kafa yapın var.

6. Veee İstanbul Film Festivali. Arka arkaya izlediğim filmlerle zaman ve mekan kavramımı yitirmemi sağlayarak yine ne yaşadığımı unuttuğum ama hatırımda mutluluk bıraktığın günler yaşattın. İzleme fırsatı bulursanız aşağıdakileri mutlaka izleyin derim.
http://film.iksv.org/tr

- Mikrofon
- Araf
- Ekim
- Yeni Yıl
- Hayatımız
- Bir Ayrılık
- Ömrümüzden Bir Sene
- Kadın İsterse
- Daha İyi Bir Dünyada
- Aşk Suçu

7. İyi fikirlerle zor karştığımız bir dönemde ‘Volkswagen Dart Vader’ içimizi açtın, sağ olasın.
http://www.dailymotion.com/video/xgxce8_volkswagen-darth-vader_shortfilms


Nihat’ıyla, Doğan’ıyla, trajedisiyle, fantezisiyle, dramasıyla, kremasıyla ayrı geçen haftalar sonrasında yine aktif rol aldığım sahnemizde bir aradayız… Arada konuşalım, görüşelim.


fotoğraf: Devianart- Miguelleugim

29 Ocak 2011 Cumartesi

PATTI, ROBERT, NEW YORK ve ROCK


Ağır konular, yoğun duygular. Yine bitmesini istemediğim bir kitapla haşır neşirim. Sürekli koltuk altımda taşıyıp, sağa sola götürüyorum. Okumasam da yanımda duruyor, kapak fotoğrafına bakıyorum... 70’lere gidiyorum...

Yılbaşından önce Robinson Crusoe Kitabevi’nde arkadaşlarıma hediye seçerken keşfettim kitabı. Esasında hediye olarak aldım, sonra da üstüne kondum...

Efsanevi rock yıldızı Patti Smith’in, yine dünyaca ünlü fotoğrafçı Robert Mapplethorpe’la beş parasız, evsiz, yemeksiz ve ne yapacaklarına tam da emin olmadan New York’ta yaşadıkları yılların içine giriyorsunuz... Kitabın ismi ‘Çoluk Çocuk’.... Kimi arasanız, kitapta adı geçiyor... Jimi Hendrix, Bob Dylan, Bruce Springsteen, Andy Warhol, Eddie Sedwick, Janis Joplin vs ... Hepsinin, 1970’lerin New York’unda dünyayı değiştirmeyi, Amerika’yı etkilemeyi, sevilmeyi, takip edilmeyi, hayatlara dokunmayı kafaya takmalarını ve nasıl bir yoldan geçtiklerine tanık oluyorsunuz...


Aşk, rock, depresyon, inanç, müzik, ölüm, şiir, uyuşturucu,resim, fotoğraf, hırs, parasızlık, açlık... Tüm olaylar, duygular iç içe giriyor. Kitapla kendi içimde bir aşk yaşarken; TV’de ‘When You Are Strange’ isimli The Doors’un belgeseliyle karşılaşıyorum.. Kitapta The Doors grubunun solisti Jim Morrison’ın ölümünün Patti Smith’e yaşattığı hüznü, Paris’teki mezarına yaptığı ziyareti, belgeseli izlerken bir kez daha hatırlıyor, duygulanıyorum....

6 sene içerinde 80 milyonluk albüm satışı yapan The Doors’un eski görüntülerini izlerken, 20’li yaşlarındaki bu 4 kişinin insanları nasıl peşinden sürüklediğini, şiir ve rock’ın uyum içerisindeki bu etkisinin beni bambaşka duygulara sürüklemesini hayretle izliyorum... Ardından kitabımı okumaya devam ediyorum...

Sabah kalkınca ilk işim Robert Mapplethorpe’un Galeri Nev’deki fotoğraf sergisine gitmek oluyor. Patti Smith’in ve daha birçok ünlünün, en çok da Mapplethorpe’ın kendi portrelerini inceliyorum.

Patti Smith gerçek bir hikaye anlatıcısı. Bunu hem şiirlerinde hem de yapmış olduğu şarkılarda görebiliyoruz... Bağımsız ruhu, yoğun duyguları, sert sesi, garip çekiciliği ve olaylara karşı gösterdiği sakinliğiyle bir haftadır onunla, Rock ve New York’la yaşamak bana çok iyi geldi...

Yağmur yağıyor, mutluluk hüzüne karışmış durumda... Çoluk Çocuk kitabını bitiriyor, 27 yaşındayken nedeni bilinmeyen sebeplerle ölen Jim Morrison’ın sözleriyle kitabıma veda ediyorum...


This is the end, beautiful friend

This is the end, my only friend

The end of our elaborate plans

The end of ev'rything that stands

The end

No safety or surprise

The end

I'll never look into your eyes again

Can you picture what will be

So limitless and free

Desperately in need of

some strangers hand

In a desperate land….


Galeri Nev Adres: Mısır Apartmanı 5.Kat, Beyoğlu

30 Aralık 2010 Perşembe


2010.

Kararlar yılı.

Hali hazırda rahat kariyerimden vazgeçip yepyeni bir yola doğru otostop çekmeye başladım altı ay önce. Zaten ondan önceki 6 ayda da vazgeçip vazgeçmemeye karar vermeye çalışmıştım... İki kabul görmeyen istifam, çeşitli sinir krizlerim, bir kaç kişiye saldırım oldu... Sonunda tüm karşıt ve yandaş fikirlere kulaklarımı tıkayarak, içimden ne geliyorsa onu yaptım.


2010 yılının en büyük lüksü: Sadece kalbimi dinledim!



Yazmaya başladım. Senaryo yazmak ve sinema son aylarda içimi kemiren, bir o kadar da yaşam enerjisi veren iki elemanı oldular hayatımın. Okumadığım kadar çok kitap okuyup, gezmediğim kadar çok sergi, izlemediğim kadar çok film ve tiyatro seyrettim.. Hiç beklemediğim bir anda kapı çaldı, kendimi bir sinema projesi içinde buluverdim... Sanırım Allah sormuş olsa başka da bir şey istemezdim... Gezip, gördüğüm, okuduklarım arasından 'en' leri söylemessem ayıp olur, hoş karşılanmaz...

2010 en iyi Tiyatro: Punk Rock
2010 en iyi Gazete: Zaytung
2010 en iyi Film: Alice in Wonderland ( izleyebilseydim bu Black Swan olurdu herhalde)
2010 en iyi Kitap: The Lost Symbol- Dan Brown. ( kötünün iyisi diyelim, 2010'da basılmamış ama bana en çok ilham veren kitap Dublörün Dilemması- Murat Menteş)
2010 en iyi Sergi ( İki adet birincim var!): Japon Medya Sanatları ve Hüseyin Çağlayan.
2010 en iyi Restoran: Backyard



Bunların dışında;

Otobüs ve taksiler yine tek şeritlik yolda giden bayanı sıkıştırmanın hiçbir caydırıcı sebebi olmadığını düşünerek arabalarımızın
tepesine çıkarak, bizi durmaya mahkum ettiler...

Annem daha önceki senelerde olduğu gibi bir gece önceden arayıp İstanbul’un çok soğuk olacağı bilgisini iletti...

Yine Tansu Çiller’i hiç özlemedik...

Kuzenlerim doğum günümü unuttular...

4 farklı ajanda kullandım...

Bisikleti İstanbul’da bir ulaşım aracı olarak kullanmak isteyenler ezildiler...

6 aylık bebek izni hiçbir doğum yapan anneye yetmedi, bu müdürleri delirtti...

Ümit ediyorum ki Mehmet Ali Erbil ekranlara geri dönmemek üzere gitti...

THY rötar konusunda yine kimsenin eline su dökmesine izin vermedi...

Limango, Grupanya, Trendyol, Qmanya, Şehir Fırsatı, Alamarka maillerimi çökertti.

Ailem, son 4 senedir yine ben iş değiştirirken her seferinde olduğu gibi, kararımın benim için ne kadar uygun olduğu ve benim en başından beri zaten bu işi yapmış olmam gerektiğine dair attıp, tuttular. ( iyi anlamda söylüyorum)

Verilmesi gereken 5 kilo verilmedi.

Youtube açıldı, ona istinaden fizy.com kapatıldı.

İnanılmaz ama Yaprak Dökümü bu sefer gerçekten bitti...

Kedi olalı bir fare çoğu kişi tarafından tutulamadı...



2010’da daha önce ki seneler yapmadığım birşey daha yapmaya başladım...
i-loveart.blogspot.com’a yazılar yazdım... Bugün ayda 7000 kere tıklanan bir blog haline dönüştü. Giderek artan tıklanma ve izleyici sayısı benim en büyük motivasyonum oldu!

Sonunu tahmin edemediğin seçimlerin beni korkuttuğu, ve sonra da hiç korkutmaması gerektiğini farkettiğim bir yıl yaşadım...



Herkese özgülüğün tadını çıkarıp, dilediklerince saçmalayabilecekleri bir 2011 diliyorum!

Vakit ayırıp okuyan, yorumlarını hiç eksik etmeyen, ara sıra acımasızca mailler atan Ali, Veli , Kırkdokuz, Elli ve sizlere çok teşekkür ediyorum!

Sevgiler,

Ceylan



fotoğraflar: devianart.com

21 Aralık 2010 Salı

ASSOULINE



Geçen hafta Bebek’te tam Mısır Konsolosluğu’nun karşısından geçiyorum, alt katta bile olsa gözden kaçmayacak yeni bir mağaza! Aceleden giremiyorum ama önündeki korkuluklara neredeyse asılı kalacağım. İlk başta yeni bir mimarlık ofisi veya dekorasyon mağazası sansam da Assouline adını okuyunca akan sular duruyor. Yine de zaman durmadığı içeri girişim bir hafta erteleniyor.

Resim, Fotoğraf, Moda, Yeme- İçme, Sinema, Spor, Seyahat alanlarında yaptığı yayınlarla Paris, New York, Las Vegas gibi şehirlerden sonra İstanbul’da görmeyi kafayı Assouline’i İstanbul’da açmaya takan İrem Hanım sayesinde başarıyoruz.

İçeride muazzam dekorasyon, kitap kokulu mumlar ve birbirinden özel seçilmiş kitaplarla zevkten dört köşe olma hakkı kazanıyorsunuz...


Yılbaşı öncesi orjinal hediye bulma konusunda sıkıntı çekenlere; Art Game Book, Fashion Game Book, Vintage Shakers, Özel Kitap Rafları, koleksiyonerlere ise özel bavullar, ilk basım dergiler... Hiçbir şey almak istemeyenlere ise göz zevki, huzur ve yeni bir nefes alma ortamı sunuyor...

‘Assouline’, bir anda ‘ben gittim sen de git’ listesinin en başına geçerek 2010’un kazananı oluyor!



Adres: Cevdet Paşa Cad. No. 25A Bebek, İstanbul

Tel: 0 212 287 5534