sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2014 Pazartesi

Moda & Sinema


 'Priceless' 



Pek tatlı arkadaşlarımla şu ana kadar kıyafet tasarımına en çok hayran kalınan sinema filmlerini konuştuk... Klasiklerden Breakfast at Tiffany's, Sabrina ve  Rear Window, To Catch a Thief gibi Grace Kelly'nin neredeyse oynadığı tüm filmleri bir kenara bırakır da günümüze gelirsek kitleleri etkileyen, mağazaları stoksuz bırakan filmler acaba hangileridir? 


Geçen gün Burberry açıkladı... Beren Saat 'İntikam' dizisinde ne giyse iki gün içinde ürünler tükeniyormuş. 'Aşk-ı Memnu' sayesinde Elif Cığızoğlu, Özgür Masur, Kısmet by Milka, Closh gibi tasarımcıları keşfettik, kapılarında sıraya girdik... Kostüm tasarıma burun kıvıran, 'bir gömlek bir pantolon işte' diye geçiştiren yönetmen, yapımcılar kıyafetin, kostümün ne önemli olduğunu anladılar... 'Sex and the City' bu konuda tarihe adını altın harflerle yazdı... Dizi sürdüğü yıllar boyunca kendi ikonlarını yarattı sokaklar Carrie'yle, Samantha'yla doldu taştı... Çoğu kadın filmdeki kıyafetleri tekrar tekrar görmek istediği için filmleri hatmetti!

2006 yılında izlediğim ve her tasarımdan ayrı ayrı etkilendiğim, Audrey Tautou'yu izlerken hayran kaldığım 'Priceless' filmi de benim favorim. Christian Dior, Prada, Stella McCartney, Blahnik'ler havada uçuşuyor... Zarif, elegan, narin, muzip kadın sinema tarihinin en şık karakterlerinden biri olarak yerini alıyor. Darısı bizim filmlerimizdeki karakterlerin başına!

















'Ece Sükan'

Acayip bir kadın. Baktıkça bakasın, dinledikçe dinleyesin geliyor. Türkiye'den çıkmış dünyalı olmuş nadir isimlerden biri bence. Kendini ikon ve stil sahibi olarak tanımlayan kadınların çoğunu entellektüel alt yapısı, bilgisi, kültürü, felsefesiyle yerle bir eder. Geçen gün biri ' Sahip olmak istediğim her şey bu kadında var' yazmış... Beni hiç ilgilendirmemesi gerekirken hayranı olduğum bir insanın hayranı olduğum başka biriyle evlenmesine resmen seviniyorum. Ece Sükan www.style.com da Ümit Benan'la nasıl evlenmeye karar verdiklerini ve düğün günlerini anlatmış... Ne doğal, ne tatlı, ne samimi! Gelinlik nefis, damat kendine has, ortam on numara... Buyurun okuyun, sebeplenin..


'Dolce Gabbanna'




New York, Milano Moda Haftası diye ortalık yıkılıyor... Gazeteler, bloglar, haber siteleri dünya boka batmışken başka da konu yokmuş gibi kafamıza kafamıza modayı kakıyorlar. Bir noktadan sonra bizim de süngerleşmiş beyinlerimiz bu haberler dışında başka bir şey okumak istemiyor... Hatta ben de diyorum ki modayla ilgili aklımda kalan üç, beş konuyu yazıyım bu hafta bloga, çünkü neyi tutsak elimizde kalıyor, her konu bizi bir savaşa farklı bir çıkmaza sürüklüyor... Neyse şöyle ki itiraf ediyorum ben de bir çok defilenin fotoğraflarına baktım, 'a bu güzelmiş, bu beş para etmezmiş' dedim vesaire... Ama Dolce'ye gelince bir durdum...



Hep sevdim onları ama son 3 senedir bayılıyorum. Şatafat sevmememe, sadeliği baş tacı etmeme rağmen neden ve nasıl böyle bir hayranlık yaşanıyor bilemiyorum, A_N_L_A_Y_A_M_I_Y_O_R_U_M. 
Aşığım, seviyorum!


Herkese güzel bir hafta olsun!  


11 Kasım 2013 Pazartesi

BAŞKA bir SİNEMA mı dediniz?




'Anlamıyorum yahu bomboş salonlarda gün boyu aynı filmler neden dönüyor? Halbuki piyasada bin tane yer bulmaya çalışan film var arkadaş?’ diye söylendiğimde işin raconunu çok iyi bilen bir gavat ay pardon! kavas, matematik ve istatiğe dayalı bir açıklamada bulunmuştu. Söyledikleri kendi içinde tutarlı, benim içimde ruhsuzluktan ibaretti. Kısaca sistem böyle gelmiş böyle gidecekti, daha farklısı lüzumsuz para kaybı olurdu, bize öylesine boş görünen salonlar esasında o kadar da boş değildiler...

Bağımsız filmlerin peşinden koşan bizim gibiler ise festivallerde filmlere yer bulmak için birbirimizin üstünü başını parçalayacak duruma geldik en nihayetinde. Bir yandan işe giderken bir yandan filme yetiştim yetişemedim, salona girdim giremedim derdi... Bir taraftan favori filmin saatine toplantı koyan müdüre sevgilerini gönderme hali derken festivallerde kendi dram filmimizi çekiyoruz adeta...

İşte tüm bu hislere, yaşanmışlıklara bir son! Festivallerde film kaçırsan da ağlamaya, üzülmeye gerek yok artık. BAŞKA SİNEMA en çok izlenen, merak uyandıran, hakkında konuşulan filmleri Beyoğlu- Beyoğlu, Altunizade Capitol Spectrum, Kadıköy Rexx ve Ankara Büyülü Fener Kızılay’da sinema severlere sunuyor. 

Mesela Cannes’da büyük ödülü kazanan Mavi En Sıcak Renktir, Onur Ünlü’nün ticari gösterime girmeyen filmi Sen Aydınlatırsın Geceyi, 2013’te eleştirmenlerin en beğendiği film Frances Ha, Oscar ödüllü yönetmen Neil Jordon’ın Bir Vampir Hikayesi ve daha niceleri Başka Sinema’da!.

Sinema, seans ve tüm diğer bilgiler için link’i tıklayın! 

25 Eylül 2013 Çarşamba

FİLMEKİMİ





Yapraklar dökülmeye, sırtlar ürpermeye, bakışlar hüzünlenmeye başladıysa ekim kapıyı çalıyordur. Koskoca görünümlü kısacık bir yazı geride bırakırken sonbaharı ümitle bekleme sebebimiz filmekimi şehre gelmiştir, duyurulur. 28 Eylül- 6 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek olan film haftasının bilet satışları 21 Eylül’de başlıyor! ( Lale kartı olanlara çoktan başladı bile!)

Mia posta için hazırlamış olduğum 'kaçırılmayacak 10 film listesi' aşağıdadır! 


Sen Şarkı Söyle
Coen kardeşler desem yeterli mi? Yetmediyse 2013 Cannes Büyük Ödülü desem... Zeka, komedi, melankoli ve dramın içi içe geçtiği yepyeni bir pırıltıyla karşı karşıyayız!

Geçmiş
Ayrılık filmiyle dünyadaki tüm festival severleri aynı noktada buluşturmayı başaran Asghar Farhadi’nin yeni filmi. Ayrılık’ın devamı niteliğindeki filmin 2013 Cannes Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülünü evine götürdüğünü söylemeliyim.

Mavi En Sıcak Renktir
2013 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi kucaklayan film olarak listemin üst kısımlarında yerini almayı başardı. Genç iki kız üzerinden aşk ve yaşamı sorgulayan film ya izlenecek ya izlenecek!

Başka Söze Gerek Yok
Film Amerikan bağımsız sinemasının iyi örneklerinden biri olarak tarihe adını yazdırdı. Bu yaz kaybettiğimiz Sopranos’un ünlü oyuncusu James Gondolfi ve Seinfield’in tatlı kızı Julia Louis Dreyfus’un başrolleri paylaştığı komediyi heyecanla bekliyorum.

Sen Aydınlatırsın Geceyi
Sinema haftasının tek Türk filmi. Fantastik olay örgüleriyle karşımıza çıkıp bizi şaşırtmayı seven Onur Ünlü’den Anadolu’daki bir kasabada üstün güçleri olan insanların günlük sıkıntılarını anlatan enteresan bir film daha geliyor.

Charlie Countryman’nin Gerekli Ölümü
Annesinin ölümünden sonra Amerika’dan Avrupa’ya giderek kendi gelmeye çalışan Charlie’nin tamamen kaybolmasının hikayesidir. Aşık olduğu kadının belalı kocası, Charlie’nin sonu mu başlangıcı mı olacaktır?

Balayı
Karlovy Vary Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan film, mutlu görünen bir çiftin düğününe gelen davetsiz misafirin ortalığı karıştırmasını anlatıyor. Sevgi, aşk, aile gibi konuları sorgularken kah gülüyor, kah düşünüyoruz.

Gloria
Berlin Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülünü alan film 58 yaşına geldiğinde elini ayağını hayattan çekmesi beklenen bir kadının direnişini anlatıyor!
















Son Şans
Kült bilimkurgu romanı Gelecekbilim Kongresi’nin uyarlamasıdır. Hayranı olduğumuz Robin Wright’ı kendisi olarak izlediğimiz film merak uyandırıyor. Sinemasal benliğinin haklarını yüksek bir meblağ karşılığında stüdyoya satan Robin Wright’ın hikayesini izliyeceğiz.

Sadece Aşıklar Hayatta Kalır 
Vampirleri sadece ortaokul-lise öğrencileri değil hepimiz seviyoruz kabul edelim! Hele de Jim Jarmusch’un yarattığı sofistike, elegant, zeki, romantik, güncel bir vampir çiftin maceralı hayatını  kim kaçırmak ister? 

5 Eylül 2013 Perşembe

BLUE JASMINE


Barcelona, Roma ve Paris'i alt üst ettikten sonra tekrar New York sokaklarına dönen Woody Allen'dan  kanlı, canlı, yer yer asab bozucu yer yer acıma hissi uyandıracak kimi zaman ise kendisini sevdirecek bir karakter daha geliyor... Jasmine'i heyecanla bekliyoruz... Milyon dolarlarını ve kocasını kaybettikten sonra New York'u terk edip San Francisco'daki kız kardeşinin yanına gitmek zorunda kalan Jasmine'in hikayesini izlemeye hazırlanın... Nevrotik kadıları seviyoruz!  Fragman için tıkla.

6 Mart 2013 Çarşamba

Kelebeğin Bilinmeyenleri



İki haftadır bekliyorum... Biri de çıkıp Kelebeğin Rüyası’nda görüntü kalitesinin, dekorun, kostümlerin nasıl bu kadar iyi olduğunu, bu işin hazırlığında yapılanları anlatsın, etsin, ortalığı bilgilendirsin veya birileri merak edip sorsun... Ama yok... Çoğu sinema eleştirmeni dahi görüntü yönetmeninin ellerine sağlık deyip konuyu kapadı gitti...

Halbuki bu filmde şu ana kadar hiçbir Türk filminde yapılmayan bir şey yapıldı... Kelebeğin Rüyası’nda bir ‘Production Designer- Yapım Tasarımcı’ çalıştı... Hem de Türk hem de şu an karşımda oturuyor... Hollywood ilk kez 1939 yılında ‘Rüzgar Gibi Geçti’ filmiyle tanıştı Production Designer’la... Bizler ise 2013’te Kelebeğin Rüyası’yla...

Yedi sene önce İstanbul’a ilk adım attığımda reklam projelerinde sık sık çalışma fırsatı elde ettiğim yönetmen Kıvanç Baruönü, Kelebeğin Rüyası’nın Yapım Tasarımcısı, ayrıca benim arkadaşım, ayrıca Türkiye’nin sayılı reklam yönetmenlerinden, ayrıca Maya’nın babası....

Ben sordum o yanıtladı, o konuştu ben yazdım... Buyrun röportajımız...

Kelebeğin Rüyası’yla yolun nasıl kesişti?
Kelebeğin Rüyası ile aileden ilk tanışan babamdır... 4 yıl önce Yılmaz Erdoğan filmi çekmeye karar verdiğinde hikayenin geçtiği toprakları yerinde gezip görmek için Zonguldak'a gitmek istemişti. Zonguldaklı olduğum için bana ulaştılar, ben de onları babama yönlendirdim...


Ama o dönemde filme başlamaktan vazgeçtiler...
Bakıldığında senaryo yazımı bir hayli uzun, yedi senedir Yılmaz Erdoğan’la birlikte dolaşan bir hikaye bu, defalarca yazıldı, çizildi baştan yeniden yazıldı ve ancak son halini aldı. Tabii ki fiziki şartları hazırlamak da ayrı bir emek istiyor. Büyük bir proje sonuçta..

Sonra?
İki sene önce Yılmaz Erdoğan beni tekrar aradı... Şair kod adlı projenin senaryosunu bitirmek üzere olduğunu, ön hazırlıklara başlanacağını, benim de filmin içinde olmamı istediğini söyledi... Yeri gelmişken burada ilk teşekkür Yılmaz Erdoğan ve BKM’ye gelmeli ki bu projede böylesi bir ihtiyacı sezip Türkiye’de daha önce neredeyse hiçbir filmde rastlamadığımız production design kavramını sektörle tanıştırdılar..

Çok yoğun çalışıyorsun, bu teklifi kabul etmen zor oldu mu?
Öncelikle Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu amcamın arkadaşları olduğu için onların şiirleriyle büyüdüğümü söylemeliyim... Behçet Necatigil babamın Çelikel Lisesi’nde hocasıydı... Tüm bunların yanında senaryoyu okuyunca çok etkilendim, o an ikinci kere düşünmeden tamam dedim... Kendi adıma 1940’ların Zonguldak’ını tekrar yaratıp babamın 70 yıl sonra o sokaklarda tekrar yürüyüp, havasını soluyabilecek olması bile yeterli bir nedendi..
 
Anlat Kıvanç...
Production Design/ Yapım Tasarım nedir, ne değildir?

Yapım Tasarımcı bir filmi hayata geçiren sanat kostüm ve benzeri yaratıcı grupların yanı sıra pek çok teknik ekibin oluşumunda ve işleyişinde onları yönlendiren ve karar veren kişidir...Ekiplerin koordineli şekilde çalışması, yönetmenin senaristin ya da yapımcının kurmak istediği dünyanın en iyi şekilde perdeye yansıması, diğer birimlerece doğru şekilde yorumlanıp anlaşılmasını sağlamaktan sorumlu bir bakıma...Filmin A’dan Z’ye her aşamasında parmağı olan gölgedeki adamlar bunlar... 


Baştan itibaren nasıl bir yol izlediniz anlatabilir misin?
Senaryoyu okuduktan sonra 1940’ların Zonguldak’ını ve Türkiye’sini incelemeye başladık. Zonguldak ve İstanbul’daki sahaflardan 1940’larla ilgili olan tüm kitapları taradık.... Zonguldaklı ailelerin arşivlerinden fotoğraflar, notlar, mektuplar topladık... Zonguldak’ta filmin geçtiği ana caddeyi ziyaret edip tek tek tüm dükkan sahipleriyle görüşerek 1940’larda o dükkanların yerinde neler olduğunu öğrendik....Behçet Hoca’nın, Muzaffer Tayyip Uslu ve Rüştü Onur’un gazetelerde yazdığı yazıları topladık... Akrabalarıyla, dostlarıyla görüşmeler yaptık... Mekanları, o dönemin ambiansı, kostümleri, saç, makyajları, gündelik yaşantıları nasıl olmalı bunları en ince ayrıntısına kadar inceledik... Binlerce fotoğraf, binlerce yazı taradık... Bu araştırmanın sonunda da elimizdeki bilgilerle kostüm, dekor ve 1940 Zonguldak hayatını anlatan üç farklı sunum dosyası hazırladık...



Müthiş detaylı bir çalışma...
Sonra elimizdeki bu bilgilerle sanat ve kostüm grubumuzla toplantılar yapmaya başladık... Ana cadde, halkevi, maden, tiyatro sahnesi, Heybeli Ada’daki sanatoryum... Tüm mekanların maketleri bu ön hazırlığın ışığında sanat ekibi tarafından yapıldı... Yılmaz Erdoğan yönetmen kimliği dışında senarist olarak da karakterleri öyle güzel önümüze çıkartıp koymuştu ki en büyük klavuzumuz senaryomuz ve şairlerin yazdıkları oldu tabiii... Rüştü Onur’un kendine özen gösterdiğini, kılığına kıyafetine onca yoksulluğa rağmen dikkat ettiğini bilip ona göre bir tarz belirlendi.. Sahnelere göre dökümler yapıldı, mekan renkleri kostüm tarzları sahnenin duygusu... Tüm bunlar bir bir masaya yatırıldı.. Suzan enerjisi, duru güzelliği ile aşkı yaşam sevincini verdi kırmızı renklere büründü...Filmde belki de hiç görmediniz ama herkesin cebi çantası doluydu, kimlikleri, tarakları çakmakları kalemleri özel eşyaları...Çakıları.....Onlar sette adeta o günden çıkıp gelmiş gibiydiler. Günler öncesinden not defterleri kalemleri oyunculara verildi, şiirleri bir bir kendileri temize çektiler. Hergün dönem gazeteleri ellerine ulaştırıldı....


Detaylar detaylar detaylar...
Mimari, kostüm, dekor... Her şeyin detayını hazırladık... Cumhuriyet Balosu'nda sofralara ne yemek konacağından, maden işçilerinin kostümlerinin kumaşına kadar... Minibüsler, kamyonlar, araçlar yapıldı... Araçlar giydirildi... Sanat yönetmenimiz Hakan Yarkın ve ekibi gerçekten muazzam bir çalışma sergilediler.

Kaç kişilik bir sanat ekibinden bahsediyoruz?




Hakan Yarkın’ın ana ekibinde 60 kişi buluyordu ama bilfiil set hazırlığında çalışanları düşündüğümüzde ustasından demircisine 250-300 kişilik ekiplerden söz ediyoruz... 

Yapım Tasarımcısı olmayan projelerde neler oluyor?
Birileri nasıl olsa o açığı kapatır diye bakılıyor... Ancak bu kadar büyük bütçeli bir dönem filminde böyle bir birime nasıl ihtiyaç duyulduğu çok daha net anlaşıldı.

Filmin ne kadarı Zonguldak’ta çekildi?

Bu projede yola çıkarken aslında hedefimiz biraz daha farklıydı. Yılmaz Erdoğan kurulacak onca dekorun sonra heba olmamasını, kalıcı bir proje gerçekleştirmemizi istedi. Tüm çalışmalar bu yönde başladı... Amaç, Zonguldak’ta bize tahsis edilecek bir alanda bu dekoru kurmak ve çekim sonrasında halkın gelip gezebileceği vakit geçirebileceği bir alan yaratmaktı... Zonguldak valisinden belediyesine herkes bize çok yardımcı oldu. Çizimler yapıldı, Zonguldak'ın 70 sene önceki hali birebir kurulacak, içindeki dükkanlar, tiyatro ve sinema salonları gerçekten sonrasında faaliyet verecek şekilde dizayn edilecekti... Film dekoru sonrasında yaşayacak bir kent müzesi tematik park olarak kalıcı hale gelecekti ama zemin edüt çalışmaları sırasında bazı engellerle karşılaşınca maalesef proje hayata geçemedi... Bunun üzerine dekorların bir kısmı Zonguldak'a bir kısmı da İstanbul'a kuruldu.




İzlediğimiz her yer dekor mu?
İzlediğimiz filmin doğa sahneleri hariç %60-70’i dekor... Özellikle İstanbul Camiialtı Tersaneleri'nde çok büyük bir alana o dönemin Zonguldak’ı, ana caddesi, ara sokakları ve iskelesi kuruldu... Zonguldaktan buraya vagonlar taşındı caddesinde trenlerin gelip geçtiği o kent yeniden yaratıldı.

Filmin neredeyse her sahnesi resim gibi...
Yılmaz Erdoğan ilk günden itibaren bize şiir tadında resim gibi bir film olsun, sahneler de tablo gibi olsun dedi... Biz de neredeyse her sahne için çizgi roman kareleri bulduk...

Neden çizgi roman?
Çünkü çizgi romanda kadrajını canın nasıl isterse öyle ayarlarsın ve bu yüzden tüm kareler mükemmeldir... 

İki değerli şairin naif hikayeleri fazla gösterişli sahnelerin altında ezilmiş diyen eleştirmenlere ne demek istersin?

Bu eleştiriler biraz dönemi ve Zonguldak’ı bilememekle ilgili... Zonguldak toprak altındaki cevherden dolayı 30’ların sonuna değin hep Fransız ve İtalyanların bir nevi sömürgesinde kalmış. Gerek mimari gerekse kültürel anlamda kent diğer şehirlere göre daha farklı gelişmiş...Türkiye’de ilk tenis kortları Zonguldak'ta yapılmış, İtalyan mimarlar o dönem için son derece şık sayılacak beton binalar yapmışlar... Gösteriş kısmı ise Zonguldak’taki tezatta gizli, yerin altı başka üstü başka orada...Yoklukla varlık yanyana, içiçe...  Kömürden ötürü zengin bir kent ancak yeraltında da ayrı bir sefalet barındırıyor... Kömür kendi kültürünü oluşturmuş... Biz işte tam da bunu gösterdik...
 

Ekibi en zorlayan sahneler hangileriydi?
Hiçbir sahnede çok zorlandık diyemem. Ancak limana park etmiş, yarım bir gemiyi sizin izlediğiniz şekilde göstermek en zorlarında biriydi... Bir de tabi ki maden sahneleri... Madenin 1 metresi de 1000 metresi de bir denir bizim oralarda...

Full ekip madene girdi mi?
Full, tam kadro.... Hepimiz madene inmek için ders aldık.

Kelebeğin Rüyası’nın yapım belgeselini, senaryo kitabını istiyoruz! Bize bunu verecek misiniz?
Üzerinde çalışmalar yapılıyor, seni haberdar ederim. Şahsen ben yapmış olduğum bu yoğun çalışma sonrasında bulduğum Zonguldak fotoğraflarından bir fotoğraf albümü yapmayı da planlıyorum... Gönlümde Zonguldak’ta kalıcı bir Kent Müzesi’nin yapılması da var... Bir kentin tarihine tanıklık edecek çok farklı fotoğraflar var elimizde...

Egolar çarpıştı mı?
Muzaffer ve Rüştü’ye duyduğumuz hayranlık ve saygı bize tüm egoları bir kenara bıraktırdı... Hepimiz adına söyleyebilirim ki tek hedefimiz filme hizmet etmekti...

Varsa yoksa görüntü yönetmenine övgü, isminin zikredilmemesine bozuluyor musun?
(Gülüyor) İyice magazine bağladın... Polemik mi yaratmaya çalışıyorsun? ( Bu sefer ben gülüyorum) Bundan sonraki yapımlara örnek olalım, yapım tasarım titrinin önemini anlatabilelim yeter. Türk sinema sektöründe yapım tasarımın tanınmasına ve bilinmesine ihtiyaç var. Benim adımın değil ama ‘Production Design’ kavramının ve öneminin bilinmesini isterim.

Zonguldaklılar size destek oldular mı?
Biz hikayeyi nasıl sahiplendiysek, onlar da bizi sahiplendiler... Belediye, esnaf, yerel halk her daim ekibimize destek oldular...  Ayrıca Zonguldaklı bir çok kişi filmde rol aldı... İstanbul’dan hiç oyuncu desteği alınmadı... Açılış sahnesinde 500 kişi varsa, 450 tanesi gerçek madenciydi... Gönülden çalıştılar, ne yaptılarsa gönülden yaptılar.... Küçücük bir not, çekim döneminde ekipten biri Zonguldak’ta berbere saç kestirmeye gider. Tam parayı uzatacakken berber elini iter olur mu öyle şey, sen RÜŞTÜ’nün arkadaşısın der. Bunu anlatırken bile tüylerim diken diken oluyor...



Baban filmin bitmiş halini gördüğünde ne dedi?
Baştan sona ağladı, söze gerek kalmadı...

Senin çocukluğunun geçtiği yerlerde çekim yaptınız mı?
İskelenin orada bisiklete binmeye başladım, babamın dükkanı kurduğumuz caddedeydi... Tenis oynanan yer benim futbol oynadığım sahaydı... Kayalıklar arkadaşlarımla denize girdiğim yerdi... Daha ne diyeyim?

Şu an mutlu musun?
 Bu film bana çok şey kattı... Filme dair en çok Mert, Kıvanç ve Yılmaz Erdoğan'la saatlerce şiirler okuyup, çözümlemeler yaptığımız atölye çalışmalarını özlüyorum... Bilmiyorum bir daha böyle bir şey başımıza gelir mi? Bu filmle hepimiz hayatımızı sorguladık, her şeye rağmen umudu arkadaşlığı dostluğu karşılıksız sevgiyi yeniden keşfettik. Hazırlık zamanı Mediha Sessiz’in kız kardeşi çıktı geldi bir gün... Filmden haberdar olmuş, belki işimize yarar diye Rüştü’yle Mediha’nın birbirlerine yazdıkları mektupları getirmiş... 70 yıldır saklanan mektupları hep beraber okuduk, ne kadar değerli bir işin içerisinde olduğumu bir kere daha anladım... Sinemanın büyüsüne bir kez daha inandım... Evet, bu filmin yapımında emeğim geçtiği için çok mutluyum...  Hem genç yaşta kaybettiğimiz iki değerli şaire hem de Zonguldak’a vefa borcumu ödemiş gibi hissediyorum... 

27 Şubat 2013 Çarşamba

Haftanın 5'lisi



Geçen haftanın en önemli kültürel etkinliği tartışmasız Oscar'dı. Oscar'la ilgili bir post yazmam için mailler atılmış ama kusura kalmayın 'ARGO'nun en iyi film seçildiği bir ortamda ne parmaklarımı ne zihnimi konuyla ilgili yoramayacağım. Ben Affleck de benimle aynı fikirde olacak ki aldığı ödüllerin hiçbirine inanamadı...

Yalnız yiğidi öldürsem de hakkını vermek isterim... Güzel memleketimizde 'Oscar'ı izledim çok sıkıcıydı...' lafı ağızlara sakız olmuş durumda aman diyim orada durun, nolur durun... En iyi ödül gecesi Kral TV Müzik Ödülleri olan bir ülkenin insanları organizasyon ve sunumla ilgili çok fazla atıp tutmasın isterim, hatta konuyla ilgili yalvarırım.

Şubatı da yiyip bitirirken beş hoş hoşaf sunmayı borç bilirim.

1. Michel Houellebecq'dan Harita ve Topraklar adlı romanı okumanızı tavsiye ederim... Yavaş yavaş dünya çapında bir sanatçıya dönüşen Jed Martin'in yaşantısının ve farkına varmadan karıştığı cinayetin anlatıldığı roman tek kelimeyle 'etkileyici'!

2.  Bugün saat 20:00'de Cemal Reşit Rey'de Monica Molina konseri var... Benim gibi son saniyede haberdar olanları haberdar etmek boynumun borcudur...

3. Bizim de sonunda görsel olarak etkileyici bir filmimiz var, yaşasın! Görüntülerine ve diyaloglarına hayran kalacağınız Kelebeğin Rüyası'nı kaçırmayın!

4.Nickolay Muray'ın  Pera Müzesi'ndeki fotoğraf sergisi 21 Nisan'a kadar devam ediyor. Portre ve moda fotoğrafçısı olarak 1920'lerde başlayan kariyerine 50 yıl devam eden Muray'in fotoğraflarını kaçırmayın! Frida'nın fotoğraflarına bakarken de ona ne kadar aşık olduğunu hatırlayarak bir daha bir daha ve bir daha bakın...


5.House of Cards  başlı başına bir post yazısı. Kendimi izlemekten alamadığım yeni dizim! Haksızlığa uğrayınca bugüne kadar temiz temiz iş halleden Francis Underwood'un( Kevin Spacey) başkan olmak için nasıl bir pisliğe dönüştüğünü anlatan diziyi David Fincher'ın yönettiğini söylemek de yarar var...

12 Şubat 2013 Salı

IF FILM FEST 2013!



Selamlar Beyler ve Bayanlar,

12. IF Film Festivali (14 Şubat- 24 Şubat) geldi ve çattı. Biletlerini bugüne kadar almayıp tembellik edenler, çok işi olup film listesine göz gezdiremeyenler bendensiniz! Siz de eğer benim gibi bu aralar iyi filmler izleyip kendi ortamınızdan kısa sürelerle kopmayı hedefliyor, eğlenmek istiyorsanız yamacıma gelin... Çok ciddi meselelere dayanamayan ruh halimle yapmış olduğum listem aşağıdadır.

1. Love, Marilyn / Sevgiler, Marilyn



Marilyn'in insani tarafını anlatmayı çabalarken gözlerimizde daha da ulaşılmaz kılan bir belgesel...
Yönetmeni en iyi belgesel dalında Oscar Adaylığı bulunan Liz Garbus.
Fragman için tıkla.







2. Bernie/ Bernie'nin Suçu Ne?

Herkesin çok saygı duyduğu cenaze müdürü Bernie cinayet işlemiş olabilir mi?
Yönetmen Rick Linklater, Oyuncular Jack Black, Shirley MacLaine, Matthew McConaughey
Fragman için tıkla.

3. Bambaşka Bir Ülkede

3 Farklı Kadın, 3 Farklı Hayat, 1 Oyuncu... Etkili bir Güney Kore Filmi
Yönetmen Hong Song Soo, Oyuncu Isabelle Huppert
Fragman için tıkla.

4. Celeste and Jesse Forever / Vazgeçmem Senden!




Boşanmak üzere olan çok yakın iki arkadaş, sevgili, çiftin acı tatlı dönemi anlatılıyor.
Yönetmen Lee Toland Krieger'ın ilk yönetmenlik deneyimi.
Fragman için tıkla.





5. Sen Gitmeden Önce/ Not Fade Away

60'larda müzik grubu kurmaya çalışan gençlerin hikayesi.
Sopranos'un yaratıcısı David Chase'den..
Fragman için tıkla.

(bu hafta biraz romantiğim galiba haa?)

www.ifistanbul.com

9 Ocak 2013 Çarşamba

The Silver Linings / Umut Işığım





Düşmeyen temposu, karikatürize olmayan karakterleri, sıkı esprileriyle baştan sona beni kahkahalara boğan bir filmi tanıtmak isterim (beni beni Bihter'ini). Karşınızda The Silver Linings / Umut Işığım.

‘Psikolojik problemleri olan iki karakterin arasındaki aşk’ diye tek cümleyle özetlenen filmin konusunu okuduğumda ‘yok almıyım’ dedim... Bir de tür açıklamasında Komedi-Dram yazan bir filme o an ne kadar güvenebilirdim bilmiyordum. Ancak ilerleyen saatlerde arayan giren eş dost sebebiyle kendimi filmi izlerken buldum.
 
Rehabilitasyon merkezinde başlayan film benim için kalp kırmamak adına heba olmuş iki saat olarak sonlanacak zannediyordum. Görüyorsunuz ki öyle olmamış.

Bradley Cooper hadi neyse de Jennifer Lawrence inanılmazdı. İkisinin uyumu ise tam seyirlikti.

Three Kings ve The Fighter’la  kalplerde sağlam bir yer edinen yönetmen, senarist David O. Russel’a sevgilerimizi gönderiyoruz. Allah sizi başımızdan eksik etmesin hocam. Bakın hala romantik komedi komik olabiliyor, içerisinde zeka parçacıkları barındırabiliyormuş sayenizde görüyoruz.
Fragman için tıklayalım.

Not: Robert De Niro'nun da performansı harikulade! İzlemeyen kalmasın. 

12 Ekim 2012 Cuma

BAŞKA BİR KADIN


 Bebek olunca hayat değişiyor arkadaş! ( a çok değişik bir şey söyledim). Bir yandan keşfettiğin yeni bir aşkla kafan allak bullak oluyor, bir yandan eski hayatının peşinden gitmeye çalışıyorsun.(kimi de kasmıyor o ayrı tabi) Sonuçta; kaybolan telefonlar, tarihini karışıtırdığın toplantılar, görmeye fırsat bulamadığın dostlar, yeşil ışıkta gaza değil frene basmalar... Buğulu bir beyin, işlemeyen bir zeka...
İki ve üzeri çocukları olan insanlara duyulan derin bir saygı... 

Belki kasmasam daha rahatlarım, salıver gitsin bu bünye ne yaparsa yapsın diyorum beynime ama duyuramıyorum. Durumu eşe dosta anlatıyorum, Meleklerden yardım iste gibi geri dönüşler alınca, meleğin alası var evde de mühim olan zihin terbiyesi diyorum içten içe... Bir çok şeyi geriden takip ediyorum ama konu sinema olunca akan suları durdurma imkanı yaratıyorum. 

Bu hafta vizyona girecek Fransız filmi 'Başka Bir Kadın'ı herkeslere tavsiye ediyorum. Filmekimi'nde izlemeye fırsat bulduğum filmin derin bir konuyu naif anlatışını çok sevdim.  Fransız filmi dendiği anda 'aaa NOT je t'aime' diyenelere de 'bir kesin şu önyargıyı' diyerek çıkış yapmak isterim. Daha ilk dakikalarda ailesine, sevdiği adama verdiği önemi anladığımız kariyerinin başındaki kadınımızla (Juliette Binoche) tanışıyoruz.  Mutluluktan havalara uçarak geçirdiği bir gecenin ardından 15 seneyi geride bırakmış ama zırnık hatırlamayan başka bir kadınla uyanıyoruz. Aşık olduğu adamdan boşanmak üzere olan maxi düzeyde zengin bir kadın...

Hayattan gerçekten ne istediğini unutup hırsa bulanıp kızarmak üzere olanları dize getirip 'what the fuck' dedirtebilecek bir yapıt izliyoruz. 





Bu filmi benim gibi izleme fırsatı bulanlara veya 'bu kadar yazdın ama cık beni ikna edebilmek için 40 fırın (ekmek değil fırın) yemen gerek' diyenlere de iyi bir Türk filmi Uzun Hikaye'yi veya Family Guy'ın yaratıcısından hiç de masum olmayan oyuncak AYI Teddy Bear'ı tavsiye ederim..







Belki sinemada karşılaşırızz.

İyi haftasonları,

11 Ekim 2011 Salı

Melankolia


Melankolia'yı gidin görün başka da bir şey demeyeceğim esasında:)

Açıkçası dün fena halde filmden etkilenip çıktıktan sonra bir köşe yazarının size tek önerim; 'Melankolia'nın adını duyar duymaz: Kaç Kaç Kaç' demesi üzerine hayat gözümde biraz da anlamsızlaştı:)

Benim nacizane tavsiyem de ' Yakala Yakala Yakala' dır. Sahneleri, oyunculukları, post prodüksiyonu, kurgusu, kamera hareketleri, renkleri ve müzikleriyle kısacası yarattığı dünyasıyla seni tam bir melankolinin içerisine sürüklüyor...


İşi ve aşkı tam anlamıyla yerinde(ymiş gibi) olan bir kadının sebepsiz(miş gibi görünen) depresyon haliyle, dünyaya yaklaşmakta olan ve çarpacağı tahmin edilen Melankolia gezegeninin gelgitleri film boyunca diken üstünde oturmana sebep oluyor.

Sonunda ise gerçekten kimin depresyonda, kimin normal olduğu tam anlamıyla bir soru işaretine dönüşüyor. Tekrarlıyorum, bu filmi yakalayın!

17 Temmuz 2011 Pazar

40THEFILM


40 ‘deneme kopyası’ olarak bizim eve girdiğinde ‘işim var, şu an izleyemem’ tribime maruz kalmıştı. Ardından salonda çalışırken bilgisayarın başından göz ucuyla filme bakma sürecim başlamış, on dakika sonra herşeyi bir kenara bırakıp pür dikkat filmi kıpırdamadan izlememle sonlanmıştı... Film biter bitmez de Emre Şahin’le tanışmak istemiştim.

Türkiye’de bir benzerine şu ana kadar benim rastlamadığım film; oyuncu seçimi, görsel gücü, öykü ve kurgusuyla Emre’nin yapacağı diğer işleri heyecanla beklememe sebep oldu...



Toronto ve Osaka’da ‘official selection’ listesinde yer alarak gösterimi yapılan filmin yurtdışında maruz kaldığı ilgiden fena halde başının döndüğünü de söylemeden geçemeyeceğim!!


Önereceğim nadir Türk filmlerinden biri olan 40’ın temmuz ayının kurak havasında bile olsak bolca gişe yapmasını diliyorum!


Bol şans Emre ve Sarah!!!

Not: Ali Atay'ın nasıl iyi bir oyuncu olduğunu ben bu filmle anladım...

Fragman için tık tıklaa.... http://www.40thefilm.com/

3 Mayıs 2011 Salı

Etiyopyalı Aida, İstanbullu Ferzan



Ferzan Özpetek’in ‘ Serseri Mayınlar’ filmini izledikten sonra eve gelip blog yapmış,ilk entry olarak bu filmi yazmıştım.


Zeki, duygulu, vizyoner, insancıl bir yönetmen. Her filmi beni bir başka etkiliyor. Hala oturduğum odanın penceresinden dışarıya her baktığımda ‘Karşı Pencere’ filmini bana hatırlatacak kadar yaptıkları içime işliyor…


2008 yılında katıldığım Marka Konferansı’nda uluslar arası başarılarıyla adından söz ettiren bir yönetmen olarak yılın Marka ödülünü aldığında yaptığı konuşmadan iç acıtıcı şekilde etkilenmiştim.


Bu tip durumlarda ınısına, dıdısına teşekkür eden profillerden kilometrelerce ötede bir konuşma yapmıştı… Kalamış’ta geçirdiği çocukluğu, alkol bağımlısı komşusu ve İtalya’da başına gelen birkaç komik olayı arka arkaya sıralamış, üstün gözlem yeteneği ve duygu karmaşasının çarpışması sonucu hayatı algılayışıyla ilgili ipuçlarını paylaşıp, sahneden ayrılmıştı…

Dört gün önce; İtalya’nın siyasi birliğinin sağlanışının 150. Yılında ise Floransa’da yönetmenliğini üstlendiği Aida Operası’nı sahneye koydu… Yanarım yanarım, böyle bir şaheseri izleme şansım olamadığı için yanarım…


Sinemanın dinamizmini operaya aktarıp, alışageldik opera anlayışını değiştirdiğine ve yepyeni kapılar açtığına eminim. Opera sanatının doğduğu topraklarda modernize edilmiş bir haliyle onlara sunmak yürek, altyapı, araştırma, zeka vesaire ister de ister…

Sanatın farklı dallarından beslenen yönetmenlerin, farklı dallara da hizmet etmesi kaçınılmazdır.

Ha biz kendi ülkemizde bunu pek göremiyoruz o ayrı…




İstanbul Film Fesitvali’nden sonra, vizyona giren Pina filminin yönetmeni Wim Wenders için de aynı durum geçerlidir. Efsane filmlerin yönetmeni; ilk olarak resim sanatıyla başlayıp, daha sonra yönetmenliğe geçiş yapmış; bu sebeple de filmlerideki tüm sahneler en ince ayrıntısına kadar düşünülen tablolar gibidir. Şimdi ise Pina filmiyle 2009 yılında ölen ünlü Alman koreograf Pina Bausch’un dansçılarıyla hazırlanan 3 boyutlu bir dans filmi sunarak koreograf Pina’ya selam çakmaktadır.

Egolar azalınca, kişiler donanımlarını paylaştıkça ortaya muazzam işler çıkabiliyor.

Çekilin, çok duygulandım, dışarı çıkıyorum.

28 Nisan 2011 Perşembe

Öldürme Sanatı



Bu zamanda babamın oğlu demeyecek, korkacaksın. Doğal ortamların sakin sokaklarında gezinirken dinledim, anlatıyorum. Konu Ege’nin bir güzel kasabasında geçiyor.

Malum balta girmemiş ormanlarımıza güzel evler yapılıyor, gözümüz yok, kader herkese göstersin inşallah. Şehir ortamından uzaklaşıp doğal hayata yönelince, evlerde havuz, jakuzi derken sauna da vazgeçilmezlerden biri haline gelmiş. Sauna deyince on, on beş kişilik otel saunalarını değil, maksimum iki kişinin girebileceği mini tahta odaları kafada canlandırın, maksat toksinlerden arınmak.


Kasabadaki evlerin birçoğuna sauna yapan usta daha önce evinde çalıştığı, iyi tanıdığı bir iş adamının oğlu tarafından davet edilince hiç düşünmeden verilen adrese gitmiş. Gittiği adreste dört, beş genç Mr S.’i karşılamışlar, işle ilgili tüm detayları konuşmuşlar, el sıkışmışlar. Mr.S. evden çıkmaya yeltenirken bir arkadaş omuzlarından tutup sandalyeye oturtmuş, bir diğeri de kafasına kütükle girişmiş. Mr. S. uyandığında evde kullanmaktan pek de hoşlanmadığı plastik jelatinlere sarılı olduğunu ama rahatça nefes alabildiğini fark etmiş. Oluşan hava kabarcığından nefes alıp verirken bir yandan da metanetle ellerini çözmek için uğraşmış. Ellerini çözdüğü anda jelatini yırtıp atmayı başararak evden fırlamış.


Cüzdansız, telefonsuz kimsenin kış zamanı yaşamadığı sokaklarda deli danalar gibi koşturup polise ulaşmış. Bu sırada adamcağızın kredi kartlarını kullanan dallamalar takdir edersiniz ki bir gün içerisinde yakalanmışlar.



Cassey Affleck ve Kate Hudson’ın oynadığı ‘ İçimdeki Katil’ filminde Teksas’ın ufak bir kasabasında etrafındaki kadınları öldüren şerif yardımcısının hikayesini izlediğimde; birinin yakalanacağını bile bile bu kadar yakınındaki insanları öldürmesi mümkün mü diyerek film boyunca bu ‘inandırıcılık’ meselesine takılmıştım.


Zekânın zerresine sahip olmayan bu tiplerin hangi motivasyonla saunacıyı öldürmeye kalkıştığını anlayamaya çalışırken, sinema perdesine boş boş bakan ifademi anımsadım… Tek fark onun kurgu bununsa düpedüz ‘based upon a true story’ olduğu…


O nokta da şu soru zihnimde yeşerdi; 'Acaba kaç kere bir katile teğet geçtim?'

25 Nisan 2011 Pazartesi

Nerelerdeyiz?



İstanbul’dayız. Nisan sonuna geliyoruz, hava yine kapalı. Bitmeyen kışı yaşarken blogların açılması yaşayamadığımız bahar sevincini bünyemize aşıladı. Allah sevdiğine önce malını kaybettirir, sonra tekrar buldurturmuş. Eh seviliyoruz ki yine yazıyoruz. Ama bu sefer avare halimizden kurtulup, önlemlerimizi alıyoruz. Sürprizler pek yakında…

Görüşemediğimiz bir buçuk, iki ayda ne tür vakalarla karşılaştım, neler yaptım? Sıralıyorum.

1.
Daha yeni doğmuş, altı aylık Mac Book’umu açtığımda beni ekranında bir soru işaretiyle karşıladı. Bembeyaz bir ekran ve ortada gri renkli bir soru işareti kesinlikle hayra alamet olamazdı ki, olmadı da. Hard disk pespaye bir durumda kendinden geçmiş. Teknik servise içinde back-up’ı alınmamış bilgileri kesinlikle kurtarmalıyız dediğimde, gözleri dolar işaretiyle parıldadı. Akıbeti henüz belli değil.

2. Tiyatronun sevmek isteyip sevemediğim bir sanat olduğunu sürekli dile getirirken, DOT her seferinde bana bu lafı yedirmeyi başarıyor. ‘ Festen’le yine yaşayan bir oyunun içinde olmak hoşuma gitti. Hızlı başlıyor, hızlı sonuçlanıyor… Koleksiyon mağazasının Sarıyer’de orman içerisindeki etkileyici bahçesinde dekoruyla, kostümleriyle ve müziğiyle insanı farklı bir köşeye götürüyor. En rahatsızlık verici hikâyeler anlatılırken güldürebilmek ö-n-e-m-l-i
http://www.festen-kutlama.com/

3. Yaş ortalamasının 13 olduğu Maroon5 konserinde hormonlu öğrenci gibi hissettik ne yalan söyleyelim. Yanımdaki ufaklıkları sırtıma alıp sahneyi görmelerini bile teklif ettim… Kalabalıktan sıyrılınca ellerinde hırkalarla bekleyen anneler, konser için ailesinden zorla izin alıp sevgilisiyle buluşarak kendini sevgilisinin kollarına atan gençler… Beni tekrar lise yıllarına götürdüğü için Maroon5’a bir teşekkür de buradan gönderiyoruz.

4. En yakın arkadaşımın yarım saat içinde öleceğini zannederek son konuşmamızı yapmak üzere aradığımda, evlilik teklifi aldığını öğrenmemle hayatı tekrar sorguladım. Arkadaşımın sevgili abisi beni arayıp ‘ Uludağ’da kayboldular, jandarma ve iki helikopter onları arıyor, ancak bulunma ihtimalleri çok düşük, donmak üzereler. İstersen ara ve son kez konuş’ deyip telefonu kapattığında esas ben donakaldım. Bunun çok fazla espritüel ve entelektüel bir şaka olduğunu anlayana kadar nasıl saçma bir telefon konuşması yaptığımı hayal gücünüze bırakıyorum.







5. 1956 yılında James Baldwin tarafından yazılan ve eşcinsel aşkı anlatan Giovanni’nin Odası zamanına göre cesaret isteyen bir kitap olarak acilen okunası.

Alfonso Signorini tarafından yazılan ve geçen sene vizyona giren Channel’i bir de okuyun, filminden çok daha etkileyici. ‘Şans, var olma biçimidir. Şans, küçük insanlara uğramaz. Şans, benim ruhumdur.’

‘Filozoflar zamanında filozof olduklarını biliyorlar mıydı’ gibi sorularla felsefe derslerini bulandırarak zamanın geçmesini sağlayan bir insan olarak büyüyünce ‘Biraz Felsefe Herkese İyi Gelir’ gibi kitaplar okuyarak vicdanımı rahatlatıyorum, size de tavsiye ederim.

Hiç vazgeçmediğim, okuduğum her kitabını tekrar okurken heyecan yaşadığım Agatha Christie’nin Cinayetler Oteli’ni bir daha okudum… Seviyorum seni Agatha, garip bir kafa yapın var.

6. Veee İstanbul Film Festivali. Arka arkaya izlediğim filmlerle zaman ve mekan kavramımı yitirmemi sağlayarak yine ne yaşadığımı unuttuğum ama hatırımda mutluluk bıraktığın günler yaşattın. İzleme fırsatı bulursanız aşağıdakileri mutlaka izleyin derim.
http://film.iksv.org/tr

- Mikrofon
- Araf
- Ekim
- Yeni Yıl
- Hayatımız
- Bir Ayrılık
- Ömrümüzden Bir Sene
- Kadın İsterse
- Daha İyi Bir Dünyada
- Aşk Suçu

7. İyi fikirlerle zor karştığımız bir dönemde ‘Volkswagen Dart Vader’ içimizi açtın, sağ olasın.
http://www.dailymotion.com/video/xgxce8_volkswagen-darth-vader_shortfilms


Nihat’ıyla, Doğan’ıyla, trajedisiyle, fantezisiyle, dramasıyla, kremasıyla ayrı geçen haftalar sonrasında yine aktif rol aldığım sahnemizde bir aradayız… Arada konuşalım, görüşelim.


fotoğraf: Devianart- Miguelleugim

11 Şubat 2011 Cuma

Sevgililer günü safsatası başladı, herkese hayırlı uğurlu olsun. Pazartesiye denk geliyor, bu sebeple Cumartesiden kutlayacağız... Yaşasın!

İzmir’den ithal ettiğim kuzenim Bego, bu sabah şehrine geri dönüş yolunda... 2 akşamdır Canlı Para’dan bölümler izliyoruz, baya güldük... Canlı Para ‘Zen Diamond -Zen Diamond- Zen Diamond’ sevgililer günü kampanyasında gerek oyunculuk gerekse dialog bakımından efsane bir reklam izlettiriyor bize. Sabah uyandığımdan beri aklımda Zen Diamond var... O halde cevap veriyorum ‘ Zen Diamond!’...

Sevgililer gününde, dostlar alışverişte görsün niyetine vizyondaki aşk filmlerine gitmek yerine Anthony Hopkins’in şeytan çıkarma konulu filmine ( Ayin-The Rite) gitmeyi tercih edeceğim gibi görünüyor...

20 yaşında, aşk ile ilgili tüm konularla yakından ilgilenip, etkilenmeye her an hazır olan Bego bile, Aşk Tesadüfleri Sever için ‘uzun bir klip gibi, basmışlar şarkıyı’ yorumunu yaptığı için ‘acıtasyona son’ pankartlarımızı açıyoruz... Beni öyle üç, beş şarkıyla kandıramazsınız babacım...

3 haftadır Biutiful’a yer ayırtıp gitmiyorum. Inarritu filmlerini, ruhunu, müziklerini çok seviyorum ama bu filmin fragmanını ilk izlediğim günden beri ruhumu daraltacağı hissine kapıldığım için kaçıyorum...

Outdoor ilanları ilgimi çekince internetten araştırdığım ‘İncir Reçeli’, posteriyle kalbimi kazandı. Belki müzikle değil ama posterle beni kandırabilirsiniz... Bu filme gidiyoruz! Poster azıcık Emir Kustirica’nın ‘promise me this’ filmini anımsattı, durum iç ısıtıcı... Hayalini kurduğum gibi bir naiflik beni bekliyor olabilir!




Herkese iyi haftasonları!