18 Eylül 2012 Salı

Fifty Shades of Grey- Ne iş?




Müsadenizle kafamı kurcalayan iki konu için çanları çalmak isterim.
İki farklı konu başlığımız aşağıdaki gibidir.

1.    Fifty Shades of Grey- E L James
2.    Yedinci Gün- İhsan Oktay Anar

Bugün’ü 50 Shades of Grey’e ayırıyorum, yarın ver elini 7.gün.


Genelde bir olay dünyayı sarıp sarmalıyorsa, ben çoğunlukla pas geçerim. Bir film izlenme rekorları kırıyorsa, kitap çok satıyorsa, şarkıcı milyon bariyerini aştıysa ben arkasında reklam, pazarlama, strateji ararım.(istisnalar kaideyi bozmaz) Sanatın dahil olduğu konuların bir stratejisi olması da moralimi bozar... Bu tip işlerde yürek ararım, bu yüzden de ‘çok satan’ bir şey duyunca kaçarım.

Bu kadar efelendikten sonra Fifty Shades of Grey’den de sıraladığım sebeplerden ötürü uzak kalmaya çalıştım, şu an 350. sayfasındayım. Neden, nasıl ve hangi ara bu kitap eve girdi, okumaya başladım ve yarısını geçtim hiçbir fikrim yok. Siz deyin toplum baskısı, ben diyeyim merak...

Sabah kahvaltısından, akşam içkisine iki kişinin bir araya geldiği her köşede bu kitap karşıma çıkıyordu. Hiç kitap okumayan bir arkadaşıma uğradım, evin baş köşesinde Fifty duruyor, aynı gün içerisinde bana şu ana kadar hiçbir şekilde kitap önerisi yapmayan başka bir arkadaşım ‘Ceylan Fifty shades of Grey’i hemen al, inanılmaz’ diye bir mesaj gönderdi... Gazetelere çıktı, hakkında yorumlar yapıldı...  Sanırım en son ‘Türk kadını bu kitabı sokakta okuyacaksa, illaki kapağını saklar’  yorumunu duyunca dayanamamış ve önüme gelen ilk kitapçıdan bu kitabı almış olabilirim, hatırlamıyorum.

Okuyorum, okudukça hem dünyada 40 milyon satacak kadar ne var arkidiş bu kitabın içinde diyorum, hem de okudukça okuyasım geliyor... Deli miyim diyorum. 27 yaşında genç bir CEO’yla daha yeni mezun genç bir kızın seks( hadi üzülmeyin aşk da var) ilişkisi anlatan bir kitabın rekorlar kırmasını 21. yy’da özgürlüğün ve rahatlığın doruk noktasındaymış gibi görünmesine rağmen esasında çoğunluğun gerçek ilişkilere, kafaya göre takılmalara, gönlünce bir seks hayatına, içinden geldiği gibi ilişki yaşamaya aç olmasına bağlıyorum kendi çapımda. Bir arkadaşım ‘bu kadar abartılı bir cinselliğin bu kadar naif anlatıldığına ilk kez tanık oluyorum’ bu yüzden okumak hoşuma gidiyor dedi... Kimi ‘Yarabbim bu kıza bir şey olacak mı, kıyıda köşede ölüp kalacak mı’ motivasyonuyla, kimi ‘Gerçekten birbirlerine aşıklar mı’ nın cevabını almak için, kimi hayallerindeki seks hayatından örnek kupleler görebilmek için hızla kitabı okuyuveriyor..

İki haftadır bir çok insan Ayşe Arman’ı modası geçmiş röportajlar yapmakla suçluyor. Efendim kadınlar düzenli ilişki delisiymiş, erkekler özgür ruhmuş bu kadınlar onların gözünü korkutuyormuş, erkekler her türlü isteklerini yerine getiren Rus kadınlara bayılıyormuş.. Eee bu muhabbetler baymamış mı? Bunların modası geçmemiş mi? ..  Hayır efendim, gördüğünüz gibi geçmemiş. Gördüğünüz gibi zengin erkek fakir kız konusunun da modası geçmemiş, kadın ve erkeğin ‘ilişki’ konseptine bakış açısı farklılıklarının da modası geçmemiş, ve reklamcıların sık sık telaffuz ettikleri ‘sex sells’ repliğinin de modası geçmemiş.

Hepsi bir araya gelince ‘porno artık kadınların eline geçti’, ‘ bu kitap kadınlar için bir devrimdir’ açıklamalarının havalarda uçuştuğu üç ciltlik erotik kitap serisinin dünyayı kasıp kavuruşunu izliyoruz. Christian Grey hem fantazileriyle ortalığa korkuyla karışık merak salıyor, hem de her hamlesinde mahsun kızımızın sıhhiyatını, memnununiyetini, rahatlığını düşünerek kalplerdeki prens adayına dönüşüyor. Şu an sayısız kadın ya bu adam benim karşıma çıksaydı? Diye düşünmekten kendini alamıyor...

Yine de ben 40 milyon sayısına inanmakta zorlanıyorum. ‘Nasıl pardon’ demekten kendimi alamıyorum.

Bugün okuduğum bir habere göre Justin Bieber’a 27 yaşındaki genç Ceo rolü teklif edilmiş, hah işte tamam diyorum... Bir çoklarımızın bir kaşık suda boğuvereceği 18 yaşında My life My story tadında kitaplar yazan bir karakterle, bu kitabın adının aynı cümlede geçmesi herhalde bir tesadüf değildir diyorum....
Strateji, reklam, pazarlama bıdı ve bıdı kokusu ortalıklarda mı uçuşuyor ne dersiniz Grey hayranları demekten kendimi alamıyorum..

17 Eylül 2012 Pazartesi

Vücut Filmi İstanbul Modern'de!

İstanbul Modern festival tadında bir sinema seçkisiyle karşımızda.  'Biz de Varız' adı altında geçen sene yurtiçi-yurtdışı festivallerine katılmış, ödüllerle geri dönmüş, adından çokca söz ettiren filmleri izleyiciyle buluşturuyor.


E takdir edersiniz ki Vücut Film'i de bu programa dahil! 23 Eylül Pazar günü saat 13:00'te İstanbul Modern'de Vücut'u izleyebilirsiniz.

12 Eylül 2012 Çarşamba

Yüreğimize Biraz Su Serpsek?




Ortam zıvanadan çıktı, herkes çıldırdı. Neyi tutsak elimizde kalan bir dönemdeyiz. Her gün şaşıyor, şaşırtıyoruz. Susan Miller 2011 çok kötü geçti ama bakın 2012 harika olacak diyerek yılın başında sağdan soldan sıktı, biz de inanmış bulunduk. Bok değil Kaka bir sene oldu, olmaya da devam ediyor.

Arada başıma güzel şeyler geliyor, beklenmedik olaylarla karşılarıyorum blogda paylaşıyım diyorum sonra çat  25 gencecik insan ölmüş, evlere ateş düşmüş, hayaller, planlar tarihe karışmış, canlı bombalar can almış, yine ufacık çocuklar tecavüze uğramış, masum insanlar kaçırılmış, kadınlar dövülmüş...

Herkes bir şekilde hayatına devam etmeye çalışıyor ama huzursuzluktan, bugün ne oldu acaba diye uyanır olmaktan, Taksim’de işim var acaba bir yerler patlar mı diye düşünmekten kısacası korkarak yaşamaktan sıkıldık, yorulduk.

Şahsen ben kaybettiğim neşemi yine kitap ve sinemada bulduğum için zaten kararmış olan içinizi daha da yorduktan sonra Filmekimi için şimdiden seçtiğim ilk 10'umu paylaşmak isterim. Karamsarlıktan kurtulup biraz ekim romantikliği yaşamak duygu deviniminizi hareketlendirmek için gelin yamacıma!

1.     Aşk- Michael Haneke
     Haneke desem bir de Cannes'da Altın Palmiye'nin sahibi oldu desem yeterli mi?

2.     Biz ve Ben- Michel Gondry
     Eternal Sunshine of the Spotless Mind'ın yaratıcısının yeni yapımı ciddi bir merak unsuru.

3.     Havana’da 7 gün
     Havana, 7 gün, 7 yönetmen..

4.     Hayalimdeki Aşk –Jonathan Dayton & Valerie Faris
      Hayalindeki aşk ya gerçek olursa?

5.     Baştan Al- Noemi Lvovsky
      25 yıllık evliliğin ardından kocası tarafından genç bir kadın için terk edilen Camille bir gün uyanır ve 16 yaşına geri dönmüştür..

6.     Marley- Kevin MacDonald
      Ölümünün üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen hala efsane olan Bob Marley neden efsane? 

7.     W.E.- Madonna
     60 yıllık bir aşk hikayesinin geçmiş ve gelecekle harmanlanarak anlatıldığı filmin yönetmeni ve senaristi Madonna.

8.     Başka Bir Kadın- Sylvie Testud
      Akşam yemeğinde yakışıklı biriyle tanıştın, uyudun, uyandın 15 sene geçmiş evli ve çocuklsun... Peki aklından hiç çıkaramadığın ilk aşkına ne oldu?

9.     Tutku- Brian de Palma
      Venedik Film Festivali'nde seyirci karşısına çıkan Tutku, hırslı bir iş kadınıyla saf genç bir çalışanın arasında geçen, cinayete kadar sürüklenen bir hikayeyi anlatıyor... 

10. Meleklerin Payı- Ken Loach   
     2012 Cannes Jüri Özel Ödül'ü kazanan film İskoçya'daki bir grup genç suçlunun hayatına mizahi bir bakış atar. 

27 Ağustos 2012 Pazartesi

I LOVE SALE


Üç aydır İstanbul’da yokum, yalan söylemeyeceğim, özlemişim. Havaalanının kapısından çıktığım an sigara dumanıyla yüzüm yıkansa da, taksici beni ezmeye kalkışsa da, nedenini bilmediğim berbat bir döner kokusu etrafı sarmış olsa da, çılgınca bir trafiğe girip yirmi dakikalık bir yolu bir buçuk saatte gelsem de seviyorum ulennn!

Hiç özlemediğimi sanmama rağmen; içimin geldiğim andan  beri kıpır kıpır olmasını aşk ile tanımlayabiliriz diye düşünüyorum.

Damdan düşer gibi çat diye mevzuya gireceğim. Aman da Çeşme, Bodrum, Datça, Bozcaada, Miami, Mikanos, Bali ve türevi yaz mekanları çok güzel de ne yapacağız ne edeceğiz şehre dönünce diyenlere 1 Eylül’de Den Cafe’deki Garaj Sale’e gitmelerini öneririm. Zaten şehrin en iyi yemek ve içkisinin bulunabileceği bir köşede bir de Türkiye’nin belki de en sözü geçer fashion blogger’larından iconjane, modacadısı, offnegiysem ve Duygu Yegül’ün dolabınız için getirdiği uygun fiyatlı nefis parçalarıyla buluşacaksınız. Bir de güzel müzik, bir de güzel muhabbet...

 İstanbul ve alışveriş... Vazgeçilemeyen iki dost, terk edilemeyen aşklar...

2 Ağustos 2012 Perşembe

Floransa'dan Ege Kıyıları'na





Sizlere esasında Marilyn Monroe’nun Floransa’da Salvatore Ferragamo tarafından hazırlanan sergisini anlatmak isterim. Salvatore Ferragamo markasının bir hayranı olan Marilyn’in zihinlerimize kazınan ‘bizim evin tatlı ve seksi kızı’ kıyafetleri ve onları tamamlayan otuz farklı ayakkabısıyla Marilyn meraklılarını bekliyor. Fırtınalı aşk hayatı, ne yaparsa yapsın yüzünden hiç silinmeyen masum halleri, ve tabi ki hala tam olarak çözülemeyen gizemli ölümü...

Bunların yanında arşivden hiç çıkarılmamış siyah-beyaz fotoğraflarıyla da hayli etkileyici bir sergiymiş. ‘MİŞ’ diyorum çünkü sergi uzaklarda ben ise Ege Denizi’ne yakın bir köşedeyim.  

Yaz aylarında Türkiye’nin genelinde sergi hayatı sekteye uğrar, sanatın en çok paraya dönüştüğü şehir İstanbul’da bile ancak karma sergiler bulabilirsiniz. Hal böyle olunca Ege’den de pek medet ummuyoruz. Ancak her köşesi sanat eseri olan Türkiye’den insan profilleri görmek açısından Ege’de olmanın en güzel yanlarından biri gazetelerin Ege ekiyle alakadar olabilmektir. Gerek manşet haberleri gerekse de satır aralarında ana gazete köşelerinin ensesine tokat vuracak düzeyde esaslı bilgiler yer alır.


67 yaşındaki yaşlı nine hırsızı yakalattı! 67 yaşındaki birine neden yaşlı nine dendiği haberin hanımları üzen kısmı olsa da ilerleyen satırlarda bu bilgiyi unutuveriyoruz. Urla’daki evinde akşam uykusunda mışıl mışıl uyurken odasının içinde duyduğu seslerden ötürü uyanan teyze içeride siyahlara bürünmüş hırsızı görür görmez köpek taklidi yapmak suretiyle havlamaya başlar. Havlamalardan korkarak kaçmaya başlayan hırsızın peşinden giden teyze çığlıklara yetişen diğer mahalle sakinleriyle beraber hırsızı yakalar. Yakalanınca öğrenilir ki hırsız yedi ayrı suçtan aranan ve o gün hapisten yeni çıkmış olan ciddi bir suçludur. Yaşlı Nine şimdilerde Urla’nın en meşhur kimliğidir.

Ayvalık Hannibal’ı yine ısırdı! Ayvalık’taki Aya Nikola Kilisesi uzun yıllardır harabe haldedir. Rahmi Koç’un gönlü bu duruma razı olmaz ve restorasyon için düğmeye basar. Restorasyon için gelen ekipler Aya Nikola Kilisesi’nin bahçesindeki müştemilatta pansiyon işleten bey tarafından engellenirler. Restorasyonu yönlendiren mimarla kavga etmeye başlayan beyefendi polislerin gözü önünde mimarın baş parmağını ısırıp birinci boğumundan koparıp yere tükürür. Bunun üzerine zar zor tutulan nam-ı diğer Hannibal polis tarafından emniyete götürülür. Ancak bu Hannibal’ın ilk vakası değildir. Daha önce pansiyon ücretini fazla bulan bir müşterisinin kulağını ve bir avukatın da yanağını feci halde ısırmıştır. Ayvalık’ta Hannibal tarafından ısırılmaktan korkan çoğunluk görgü tanığı olmaya yaklaşmadığı için Hannibal serbest bırakılmıştır, aramızdadır.

Floransa’da Marilyn varsa, Ayvalık’ta Hannibal, Urla’da Süper Nine’nin hikayeleri kol gezmektedir.  Siz bu müstesna bilgilerden haberdar olamasanız da korkmayın ben varım... Urla’daki yaşlı nine ile Ayvalık Hannibal’ı karşılaşırsa sizi mutlaka haberdar ederim...

19 Temmuz 2012 Perşembe

Dilemma'nın D'si






Kalmakla gitmek arasında müthiş bir dilemma. Biz, çok sevgili İzmirlilerde, yıllardır var olan gelgit silsilesinin neden-sonuç denklemi henüz kimse tarafından net olarak çözümlenememiştir.

İzmir’de kalanlar ‘gitse miydik acaba yaaa?’ diye Blush’larından birer yudum alıp bir şey kaçırıp kaçırmadıklarını ölçüp tartıp biçerken, gidenler ‘kalsa mıydık yaa?’ diyerek bol pencereli plazalarında full konsantrasyon çalışmalarına devam etmektedirler.

İlk yıllarda kalanlar ve gidenler birbirlerine ‘ sen ne iyi ettin’ diye atıfta bulunur pohpohlarken ‘acaba’ hissi her iki tarafı da kasıp kavurmaya devam etmektedir.

İstanbul’a gidenlerin en mutlusu bile aşağıdakilerden en az biri, en çok hepsinden illa ki etkilenip ya sabır çekerek kimi zaman krizi teğet geçmiş kimi zaman tam 12’den vurmuşlardır. Trafikten, kalabalıktan, uyanık insanlardan, emlak fiyatlarının tavan yapmasından, hain yöneticilerden, yüksek kiradan veya çalışma saatlerinden dem vurulurken İzmir’de kalanlar sadece istedikleri işi yapamamaktan yakınırlar.  Her iki tarafın da birbirinin yaşam tarzına duyduğu özlem sık sık dile getirilir.

İstanbullu olmaya yüz tutmuş İzmirli istediği işi yapmakta ancak o kadar sürünmektedir ki, ‘ hay istediğim işi yapmaz olaydım da annemi dinleyip ingilizce öğretmeni olaydım’ veyahut ‘ babacığımın işine devam etseydim de tüm paramı kiraya vereceğime, İzmir’de efendiler gibi yaşardım’ demeye başlar. 

Büyüyüp de zaten ne zaman nasıl evlendiğini tam da anlayamadan bir de çocuk sahibi olan orta yaş skalasının yeni adayları hayat gayesi içinde ne zaman ne karar verdiklerini ve neden bu kararları vermiş olduklarını komple unutarak ‘çocuk için’ teması altında yaşamlarına yön verirler.

Tüm bu yoğun değerlendirmenin mevsimsel etkileri de mutlaka bünyelerde hissedillir. Yazın hepimiz İzmirliyizdir. Çünkü Çeşme İzmir’e otomobille sadece 45 dakika uzaklıkta iken İstanbul’dan altı, yedi saattir. İzmirli her haftasonunu tatil kıvamında yaşarken, İstanbullu sıcaktan kavrularak trafikte çürür, pis havuza girmekten gözleri mikroplanır, idrar yolları enfeksiyon kapar. Bu süreçte İstanbul’dan nefret ettiğini dile getirse de eylül oldu mu bir sonraki hazirana kadar İzmir’in yüzüne bakmamak da son derece olağan bir tavırdır.  

Otuzbeşinden sonra fevkaladenin fevkinde bir iş kadını-adamı olma hayali çöpe gönderilerek kutsal topraklara dönüş de yapılabilir, çocuğunun büyüme evrelerinin hiçbirine şahit olmamayı seçerek iş hayatında at da koşturtulabilir. Seçim o an, o yaşta neye ihtiyaç duyduğunla alakalıdır. Aksiyon dolu bir hayatta iyi, kötü sürprizlere her an hazırlıklı olarak bir bilinmezlikte yol almak mı? Yoksa sakin ve huzurlu bir ortamda minimum riskle maksimum hazzı yakalamaya çalışmak mı? Anlayan gelsin, bilen anlatsın.

3 Temmuz 2012 Salı

Kanun Namına Okuyun.



Kanun namına harika bir yıl geçirdik, geçiriyoruz. Her uyandığımızda sürprizli yepyeni bir tutuklanma, yargılanma, ceza, tahliye kararıyla bilgi dağarcığımızı olabildiğince genişletiyoruz.

Hepimiz azılı katilleri yakalayan birer polis, çözümsüz davaların şövalyeliğini üstlenen birer avukat, en zor davaları nihai karara ulaştıran birer hakim olduk çok şükür. İş yerinde, yemekli toplantılarda, twitterda, facebookta, otobüste, kumsalda adaletin peşinden koştuk...

İsterim ki; adli tatil ve yaz sarhoşluğu sebebiyle bu davalardan kopup savrulmayın tam tersine yepyeni ve etkili komplo teorileri üretmek adına sizler için seçtiğim polisiye, gerilim adı altındaki kitaplardan beslenin, etrafınızı besletin.


1. Agatha’nın Anahtarı:   Yaz yaz ne polisiyesi bas git diyenler için Ahmet Ümit’in kısa kısa hikayelerinden oluşan, diğer kitaplarına göre fazlasıyla ince olan bu kitabı kumsalda size eşlik etmesi adına tavsiye edebilirim.

2. Ölülerin Fısıltısı: Yaz akşamı hafif esen rüzgar sebebiyle tüyleriniz azıcık diken diken olurken İngiliz antropolog Dr. David Hunter’ın takıntılı bir katilin gizemini çözme yolunda başına gelenleri anlatan, dünya çapında 7 milyon satan bir bestseller neden size eşlik etmesin?

3. Büyük Uyku: İlk kez 1939 yılında yayınlanan kült bir eser. Ruhu yaralanmış ve bir kaç kez intihara teşebbüs etmiş olan yazar, senarist Raymond Chandler’ın Amerikan polisiyesini bir solukta okursunuz, rahat olun. Humphrey Bogart ve Lauren Bacall eşliğinde filmi de yapılan kitap aynı zamanda damaklarda nostaljik bir tat bırakıyor.  

4. Sisle Gelen Yolcu: Stres severler için vazgeçilmez bir isim olan Jean-Christophe Grange’in yeni kitabı raflarda beyler bayanlar. Kızıl Nehir, Taş Meclisi, Kurtlar İmparatorluğu gibi kitaplarından sonra yeni oluşumun da hepimizi heyecanlandırmasını diliyorum.