3 Aralık 2010 Cuma

PARİS DOLMUŞU

Eyfel’den bildiriyorum... Şans eseri Aydın’la tanıştım Paris’te. Aydın; Galatasaray Mezunu üstüne Sorbonne masterlı bir ‘’dolmuş şoförü’’...

2008’de işler istediği gibi gitmeyince Paris’e gelen Türkleri rahat ettirmek için Paris Dolmuş’u diye bir şirket kurmaya karar veriyor. Havaalanından otele, otelden havaalanına yaptığı servislerle Fransa’ya gelen Türkleri gereksiz streslerden kurtararak sadece tatilin keyfini yaşamalarını sağlıyor. Eğer istersen Paris Dolmuşu sana özel şoförlük hizmeti de veriyor... Sen sadece saat kaçta nerede olmak istediğini söyle...

İngilizce konuştuğunda Fransızca cevap vererek konunun bir yere ulaşacağına inanan Fransız şoförlere inat Aydın’ın ekibi senin her türlü problemini çözmek için ellerinden geleni yapıyorlar...

Sadece Türklere hizmet vermesi enteresan, komik, acayip ne dersen de. Paris Dolmuş’u ekibinden Serkan beni kontuara götürüp, bagajımı teslim edene kadar başımda bekleyip, bana sorulan her soruya sen cevap verdiğin ve tüm anlaşmazlıkları çözdüğün için teşekkürler!

Bizden birilerinin orada olduğunu bilmek güzel!

www.parisdolmusu.com

1 Aralık 2010 Çarşamba

Otelde Bir Gece

Kafayı yastığa koyduğum gibi uyur, bir sonraki alarma kadar sağdan sola bile dönmem. Tabiki
bu normal şartlarda geçerli. Luxembourg oteldeyim ve durum anormal...

Sabaha karşı üç sularında garip tıkırdılar, sallanan perdeler ve kapının önünde volta atan birinin ayak sesleriyle gözlerimi açıyorum. Uyumaya çalışıyorum ama tırsış o tırsış. Sessizce ayağa kalkıyorum kulağımı kapıya dayıyorum, kapının önünde kesin biri var ve küçük bölmede sadece benim odam mevcut...



Sallanan perdeler sebebiyle, kapıya ilgimi kaybedip pencereye yöneliyorum. Ama perdeyi açmaktan da korkuyorum çünkü perdeyi açarsam kapımın önündeki adam koridor penceresinden beni görebilir!

Yere eğilerek elimi pencerenin pervazına koyuyorum, penceri ileri geri itiyorum. Kesin eminim pencere kapalı sadece dışarıda çok rüzgar var. Dışarıdaki tıkırtılar da kesildi...

Artık yatağa dönebilirim diyorum. Yattığım an sesler yeniden başlıyor. Bizimkilerden birini arayacağım ama 27 yaşındasın odada tek başına kalamamak biraz ayıp olmuyor mu yani...

Yatağın baş ucunda duvardan duvara konulan fotobloktaki suda yansıyan yüzüne bakan sarışın kız resmini karşımda duran aynadan görebiliyorum. Hiç hoş değil. Alfred Hitchcock filmlerinden sayısız kareler gözümün önünden geçiyor...

Derken bir rüzgar sesi ve pencereler var gücüyle açılıyor, gerilim filmlerinin en tanıdık sahnesi, biraz sonra odadaki korkan kişi ölür ve son! Ben küçük dilimi yutma durumuyla karşı karşıyayım. Bir yay gibi geriliyor ne olacaksa olsun artık diyerek, fırlıyorum yataktan. Pencereyi kapatıyorum, hem yan koridora hem de ortadaki minik avluya göz atıyorum kimseler yok. Tüm cesaretimi topluyorum, kapıyı da açıyorum... Dışarıda da kimseler yok...

Hiçbirşey yok, sesler hariç... Yatağa girip, TV açıyorum ve sabah olana kadar yarı uyanık yarı uykulu saatler geçiriyorum... Sabah aşağı inince aşağıdaki tek muhabbetin; açılan pencereler ve garip tıkırtılar olduğunu öğreniyorum...

Seslere tanıklık etmeyen şanslı kişi, bina çok eski 1600 yılında yapılmış; bu kadar da abartmayın, normal sesler çıkması diyor. Ben sadece gülümsüyorum, sonunda lobideyim, yalnız değilim ve otel kapısından içeri odamdaki resime çok benzer bir kız sakin adımlarla içeri süzülüyor...

29 Kasım 2010 Pazartesi

Paris'te bir Pazar Günü

Bonjour!

Cumartesi günü alınan ani bir kararla ilgililer tarafından Paris'e gönderildim. 1600 yılında yapılan ve koridorlarının darlığı sebebiyle zaman zaman yüreğimi daraltan ancak fena halde tarih koktuğu için hanesine yüksek puan yazdığım Hotel Luxembourg'tan sesleniyorum...

Hayatımda ilk kez yurtdışına çıkış destinasyonum 93 yılında Paris'ti. Arada transit yolcu olarak bir günlük ziyaretler dışında bir daha uğramadım. Tekrar buluşmamız beklenmedik ve ani oldu. Biraz hazırlıksızım ama bugün daldım şehrin içine...

Yanımda fotoğraf makinamın aktarma kablosunu getirmediğim için i-phone'la çekilen fotoğraflarla baş başa kalacaksınız, daha iyi fotoğraflar olabilirdi beni affedinizz...

Gün içinde benim gözüme takılanlar...



Love,
ceylan



En iyi vitrin Nespresso!



The Hilfigers çift katlı otobüs giydirmelerine bayıldım!



Kahve ve Krep, hmmm yummy!

Şehir Sakinleri





















Film karelerinden yağlıboya tablolar, etkileyiciydi!




Da Vinci şifresini her adım attığımda hatırladım... Özellikle de Louvre'da!












25 Kasım 2010 Perşembe

Şehir ve Rencide Ruhlar


İstikamet ne zaman Taksim olsa ve paralel zamanda annem beni arasa konuşma şu şekilde ilerler:

Anne: Kızım ne yapıyorsun...

Ceylan: İyi çalışıyorum ne olsun. Aynı tas aynı hamami...

Anne: Neredesin?

Ceylan: Yoldayım. Taksim’e gidiyorum.

Anne: Nee Taksim miii? Aman kızım dikkat et....

Bu alışageldik dialoglar, benliğime işlemiş bilinçaltıma yer etmiş.

Dün Taksim’e gidiyorum. Çat telefon, pat konuşma ardından benim için sorgulama ve farkındalık dönemi... Üç hafta önce patlayan bombanın düşüncesi, yarattığı stres ve küt arabanın üstüne çıkmak suretiyle camları silmeye çalışan hafif haplanmış olduğuklarını tahmin ettiğim iki tip karşımda... Bombayı tercih ederim.

2 kişiler biri bir tarafı, diğer öbür tarafı siliyor. Para veririm vermesine ama camı açmaya korkuyorum.... İçerden hayır manasına gelecek bir takım hareketlerde bulunuyorum... Kornaya basıyorum, ilerlemeye çalışıyorum adamlar arabaya yapışık, benim hareketler karşı tarafa yanlış aksettiriliyor...

Yeşil yanınca ilerlemeye çalışıyorum, ama nafile adamın biri yan camımda diğeri arabanın önünde... Arkadan kornalar, benim tepem atıyor tabi... Zorla para vermek durumunda mıyım ben canı benden her para almak isteyene kardeşim? Ben de sessizliğimi koruyarak hiçbirşey yapmadan gitmeme izin verilmesini bekliyorum... Trafik çıldırıyor, kornalar marş edasıyla kulaklarımızı çınlatıyor... Adamlar buna dayanamıyor, biri oturduğum tarafın camına, diğeri sağ kapıya yumruklarını atarak gitmeme izin veriyorlar...

Mutluluk verici tabi. İnsan kendini güvende ve huzurlu hissediyor. Sonra mekanıma ulaşıyorum. Oturduğum yerde gazeteye göz gezdiriyorum Lanvin for H&M serisi için İstanbul Forum H&M önünde insanların sıraya girip saatlerce beklediğini, içeriye giren kişilerin bileklik tarak 15 dakika müddetle içeride alışveriş yaptıklarını ve herkesin aynı kıyafetten sadece bir adet alma hakkı olduğu gibi şeyler okuyup bu manyaklığı anlamaya çalışıyorum... Aylardır H&M diye inleyen ortalık sakinleşsin diye dua ediyorum. Allah rızası için birşeyi de abartmayalım, sakin karşılayalım, çıldırmayalım...

Ruhumu dinlendirmek için ‘Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürümeye başlar’ cümlesiyle başlayan Alper Canıgüz’ün Oğullar ve Rencide Ruhlar kitabına kaldığım yerden devam ediyorum...



fotoğraf: Alper Canıgüz'e ait fotoğaraf afilifilintalar.com adresinden alınmıştır.

21 Kasım 2010 Pazar

Gece Gündüz İstanbul

9 gün sonra surata tokatmış gibi atılan bir pazartesiyle karşı karşıyasınız. Ben değilim. Çünkü şahsen, bizzat ve kendim bayramda çalıştım. Pazartesi de tatilim...

Acı yok Rocky, sizin için evde yatmayacağım sokaklarda dolaşacağım. Merak etmeyin. Yalnız, geçtiğimiz bir hafta boyunca facebook, twitter’a girmedim, gazete okumadım, maillerimi sık aralıklarla kontrol etmedim. Hayat böyle olunca baya sakinmiş. Herşeyden habersiz olmak bir kıl iyiymiş, bu anlamda tatil hissi yaşadım, mesudum.

Hakkında henüz bilgi paylaşamadığım filmimizin çekimlerinden sebep gece, gündüz ve gün kavramlarımı accık yitirdim... Her gün uyandığımda bugün ‘Cumartesi mi’ diye soruyorum, balatalar yanmaya, hatlar karışmaya başladı.

Çorba kıvamında geçen günlerin ardından 2 küçük aktarımım var.

Birincisi.

Tam olarak hangi günün gecesi olduğunu hatırlayamıyorum ama bir akşam Wan-na’ya gittim. Geçen seneyle kıyaslandığında fazlasıyla sakin olmasına rağmen, tavsiye edilir.


Dolunaya iki gün kala terasta oturmak bu yılın en iç açıcı hareketleri listesinde ilk 5’teydi. Havanın güzel olduğu bir akşam toparlanın da gidin efemm...


İkincisi.

Bu sabah Mısır Çarşısı’na yakın bir handa çekim vardı. Mekana doğru yürürken 2 adet efsane beni kitledi.

Sabah, Akşam ve Posta gazetelerinin marka yöneticilerinin görünce pek de hoşlarına gitmeyeceklerini düşündüğüm boxerlar...

‘Ablacım komşularla dedikodulara son, kimseyi artık evine çağırmana gerek yok. Spy Ear’la yan komşu, alt kat, üst kat konuşmalarının sesi senin dairende’ diyerek ilgimi çeken tezgahtar ve ürünleri... Ne istersen var! Casus saat, casus kulak, casus kalem...


İstanbul'un her köşesinden bildirimlerim devam edecektir, röntgencilik işimiz...


14 Kasım 2010 Pazar

altyazı

Dedemin, sinema sevdası senelerce babaannemin asabını bozmuş. Dede, çocukları toparlayıp üst üste dört film seyrettirirken, babaanne hep surat asmış, hayatı sorgulamış...

Babamın, Marlon Brando, Sean Connery, Al Pacino, Robert De Niro, Brad Pitt gibi isimler sohbetimize konuk olurken ‘neydi bizim o oğlan’ diye Hollywood sinemasının devlerinden bahsetmesi bizi hep güldürmüş...

Abimin, ‘çocukları olunca 2 sene sinemaya gidemeyenler oluyormuş’ cümlesi hepimizin tüylerini diken diken etmiş...

Hayalperestlikle arasına sağlam duvarlar ören annem, bir çok sanat dalını kendisine uzak görürken, sinemayı hep yamacına alarak hayallere dalmaktan hoşlanmış...

Sinema beni hep heyecanlandırmış..

Hal-durum böyleyken Türkiye’de varolması kitleleri şaşkınlığa sürükleyen sinema dergisi Altyazı’nın sadece son bir kaç aydır okuyucusu olmam ise üzüntü verici!

Hala eline alıp okumaya başlamayanlar için ise uyarı... Bu ay kasım sayısının yanında, aynı zamanda ‘Altyazı- 100. Özel Sayısı’ da yayınladı ki kaçırman, Tony Scott’ın Unstoppable filmine gitmen kadar talihsizlik olur...

Ben üç gündür yanımda taşıyorum. (biraz ağır)

Kahvaltıda, set arasında, metroda, arabada onu okuyorum.

100. sayı aynı zamanda derginin ekibi tarafından düzenlenen bir partiyle cuma akşamı taçlandırıldı... Sinemayı kafaya takmış bir sürü insan Taksim Mondo Trasho’daydı... Sokaklara taşan kalabalık sebebiyle ‘acaba ayda bir parti mi yapsalar’ dedik...

Partiye gitmeden önce 7 saat sette olmamızdan dolayı biraz bitik, az buçukta yorgunduk ama orda olmak iyi geldi... 3200 tirajı olan derginin bir yılda bu sayıyı ikiye katlamalarını diliyorum!

Geceden birkaç foto aşağıda, bizim setle ilgili bilgiler ise önümüzdeki hafta....








9 Kasım 2010 Salı

NEFES ALMAK- SU İÇMEK- ÜRETMEK



Yaşamım yukarıdaki üçlüye bağlı. Ancak kelimeler Cansu’nun dilinden dökülünceye kadar ben bu sıralamayı hiç farkederek söylememiştim. Cansu biraz öyle. Senin zihnindekileri kelimelere döküyor, hissettiklerini fotoğraflıyor...



Türkiye’de kamerası ve hayalleriyle pek çok farklı projede yer alan Cansu, sonrasında Polonya’ya gidip sinema okumaya başladı. (arada da bize düğün fotoğrafları çekti-profil fotoğrafımda ona aitt!)

Hala öğrencilik yaptığı bugünlerde üretmeye ara vermiyor! Paris’te profesörüyle hazırladığı klasik müzik projesinde çalışan Cansu’nun dört bir yanını 35mm kullanarak çekeceği ilk kısa filminin heyecanı sarmış durumda...


Yalnızlık, hüzünlü bekleyişler, acı, karanlık, üzüntü, ayrılık yaklaşmaktan hoşlanmadığım kavramlar olsa da o fotoğraflayınca bakmaktan kendimi alamıyorum.



Hoşgörüsünden nefret ettiğini söylüyor ama bence duygularını izleyenlere bu denli etkili geçirebilmesinin tek sebebi karşılaştığı herkesin ruhunu çözümlemesini sağlayan hoşgörünün ta kendisi...







Onun fotoğraflarını seviyorum. Çünkü hepsinde ümit ışığı var.



Oku da gel Cansu. bekliyoruz!

İzlemek isteyenler için geçen sene yapmış olduğu bir deneme....

http://www.vimeo.com/10533517

Cansu’ya ulaşmak için...

www.cansuboguslu.tv