gezme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2011 Cuma

Şişhane Geceleri Volume 2




Havanın hafif sıcaklaştığı gecelerden birinde istikametimizi yine Şişhane’den yana tercih ettik. Defalarca önünden geçip mahallenin küçük, sevimli ve şık görünümlü restoranına ha girdik ha gireceğiz derken bir yıldır adım atamamıştık.


Da Vittorio’yu ‘Pera Palas’ı geçtikten sonra kırmızı tenteli, geniş camlı restoran’ olarak tarif ettikten sonra Şişhane’deki tüm restoran, bar, dükkân ve otellerin önünde tente olduğunu fark etmek de benim için de geceye dair müthiş bir kazanım oldu.



Arnavutkaldırımlı yollardan yürüyüp, Da Vittorio’nun açık yeşil duvarlar üzerine asılmış siyah beyaz fotoğrafları, beyaz örtülü alçak boylu kahverengi ahşap masa ve sandalyeleriyle loş ışığı birleşince Roma’da mıyım, Florasan’da mı, yoksa paralel zaman aralığına geçiş yaptım da başka bir hayat mı yaşıyorum bilemedim. Risotto, domatesli patlıcanlı penne, ravioli, peynirli enginarlı başlangıç, cevizli lahana salatası, bonfile gibi tüm seçenekler gayet lezzetliydi.


Beş kız birleşince önce iş, güç sonra aşk meşk konuları yemeğin lezzetini, ortamın güzelliğini arttırdı. Psikolojik problemli erkekler ve anlam verilemeyen hal hareketleri; aramızda kısa bir süre sonra nişanlanacak arkadaşımızın zihnini açtı, yüreğine su serpti. En nihayetinde Eelence’ye giderek eğlenmeye karar verildi.


Da Vittoria’nun kapısından on, on beş adım atınca Eelence’nin kapısına varıldı. Kan ter içinde içeriden çıkanlar gözlemlenince, kalabalığın değerlendirilmesi yapıldı ve yeni açılan Rook’a gidilmesi öngörüldü. 5 tane kadını fark ettiği anda laf atmanın hak görüldüğü yurdumuzun beylerinden çeşitli 'hoş sözler' duyduktan sonra gecenin başında hissedilen Roma’da mıyım yoksa Floransa’da mı diye karmaşa yaşayan zihnim ‘Aptal mısın İstanbul’un göbeğindesin, boş boş konuşma diyerek’ bana haddimi bildirdi.


Rook’ta yanında bağırarak konuşan arkadaşının ne dediğini anlaman için, dudak okuma eğitimi almış olma gerekliliğinden ötürü fazla kalamadık ve Asmalı’ya yöneldik.


Asmalı’da Independence Day kalabalığına daldığımızda huzura kavuştuk. İtiş, kakış yürürken ‘kişilerin bu kalabalıkta nasıl yemek yediğini anlayamıyoruz’ gibi destansı konuşmalar yaptık. Önümüzdeki gençler sağdaki duvara yanaştırılmış iki kişilik masanın üstüne düşünce ortam biraz kızıştı, biz de aradan sıvıştık… Arkadaşlara kolaylıklar dileyip, dostumuz Otto’ya yamandık.


Kısa bir süre gelip geçen arkadaşlarla sohbet sonrası, bu kalabalıkta ‘bizim de bir masamız ve içilebilir içkilerimiz’ olduğunu düşünerek, sahip olduklarımızdan dolayı kendimizle gurur duyduk.


Hayat bizim için böyleydi, küçük şeylerden mutlu olabiliyorduk. ‘Allah Kahretsin! Stanford’a kabul edilmemişim Harvard’a gitmek zorundayım’ diye sinir krizi geçiren akranlarımız bizi anlayamıyordu…



Da Vittorio tel: 0212 245 88 17

fotoğraf: flicker.com

3 Aralık 2010 Cuma

PARİS DOLMUŞU

Eyfel’den bildiriyorum... Şans eseri Aydın’la tanıştım Paris’te. Aydın; Galatasaray Mezunu üstüne Sorbonne masterlı bir ‘’dolmuş şoförü’’...

2008’de işler istediği gibi gitmeyince Paris’e gelen Türkleri rahat ettirmek için Paris Dolmuş’u diye bir şirket kurmaya karar veriyor. Havaalanından otele, otelden havaalanına yaptığı servislerle Fransa’ya gelen Türkleri gereksiz streslerden kurtararak sadece tatilin keyfini yaşamalarını sağlıyor. Eğer istersen Paris Dolmuşu sana özel şoförlük hizmeti de veriyor... Sen sadece saat kaçta nerede olmak istediğini söyle...

İngilizce konuştuğunda Fransızca cevap vererek konunun bir yere ulaşacağına inanan Fransız şoförlere inat Aydın’ın ekibi senin her türlü problemini çözmek için ellerinden geleni yapıyorlar...

Sadece Türklere hizmet vermesi enteresan, komik, acayip ne dersen de. Paris Dolmuş’u ekibinden Serkan beni kontuara götürüp, bagajımı teslim edene kadar başımda bekleyip, bana sorulan her soruya sen cevap verdiğin ve tüm anlaşmazlıkları çözdüğün için teşekkürler!

Bizden birilerinin orada olduğunu bilmek güzel!

www.parisdolmusu.com

1 Aralık 2010 Çarşamba

Otelde Bir Gece

Kafayı yastığa koyduğum gibi uyur, bir sonraki alarma kadar sağdan sola bile dönmem. Tabiki
bu normal şartlarda geçerli. Luxembourg oteldeyim ve durum anormal...

Sabaha karşı üç sularında garip tıkırdılar, sallanan perdeler ve kapının önünde volta atan birinin ayak sesleriyle gözlerimi açıyorum. Uyumaya çalışıyorum ama tırsış o tırsış. Sessizce ayağa kalkıyorum kulağımı kapıya dayıyorum, kapının önünde kesin biri var ve küçük bölmede sadece benim odam mevcut...



Sallanan perdeler sebebiyle, kapıya ilgimi kaybedip pencereye yöneliyorum. Ama perdeyi açmaktan da korkuyorum çünkü perdeyi açarsam kapımın önündeki adam koridor penceresinden beni görebilir!

Yere eğilerek elimi pencerenin pervazına koyuyorum, penceri ileri geri itiyorum. Kesin eminim pencere kapalı sadece dışarıda çok rüzgar var. Dışarıdaki tıkırtılar da kesildi...

Artık yatağa dönebilirim diyorum. Yattığım an sesler yeniden başlıyor. Bizimkilerden birini arayacağım ama 27 yaşındasın odada tek başına kalamamak biraz ayıp olmuyor mu yani...

Yatağın baş ucunda duvardan duvara konulan fotobloktaki suda yansıyan yüzüne bakan sarışın kız resmini karşımda duran aynadan görebiliyorum. Hiç hoş değil. Alfred Hitchcock filmlerinden sayısız kareler gözümün önünden geçiyor...

Derken bir rüzgar sesi ve pencereler var gücüyle açılıyor, gerilim filmlerinin en tanıdık sahnesi, biraz sonra odadaki korkan kişi ölür ve son! Ben küçük dilimi yutma durumuyla karşı karşıyayım. Bir yay gibi geriliyor ne olacaksa olsun artık diyerek, fırlıyorum yataktan. Pencereyi kapatıyorum, hem yan koridora hem de ortadaki minik avluya göz atıyorum kimseler yok. Tüm cesaretimi topluyorum, kapıyı da açıyorum... Dışarıda da kimseler yok...

Hiçbirşey yok, sesler hariç... Yatağa girip, TV açıyorum ve sabah olana kadar yarı uyanık yarı uykulu saatler geçiriyorum... Sabah aşağı inince aşağıdaki tek muhabbetin; açılan pencereler ve garip tıkırtılar olduğunu öğreniyorum...

Seslere tanıklık etmeyen şanslı kişi, bina çok eski 1600 yılında yapılmış; bu kadar da abartmayın, normal sesler çıkması diyor. Ben sadece gülümsüyorum, sonunda lobideyim, yalnız değilim ve otel kapısından içeri odamdaki resime çok benzer bir kız sakin adımlarla içeri süzülüyor...

25 Kasım 2010 Perşembe

Şehir ve Rencide Ruhlar


İstikamet ne zaman Taksim olsa ve paralel zamanda annem beni arasa konuşma şu şekilde ilerler:

Anne: Kızım ne yapıyorsun...

Ceylan: İyi çalışıyorum ne olsun. Aynı tas aynı hamami...

Anne: Neredesin?

Ceylan: Yoldayım. Taksim’e gidiyorum.

Anne: Nee Taksim miii? Aman kızım dikkat et....

Bu alışageldik dialoglar, benliğime işlemiş bilinçaltıma yer etmiş.

Dün Taksim’e gidiyorum. Çat telefon, pat konuşma ardından benim için sorgulama ve farkındalık dönemi... Üç hafta önce patlayan bombanın düşüncesi, yarattığı stres ve küt arabanın üstüne çıkmak suretiyle camları silmeye çalışan hafif haplanmış olduğuklarını tahmin ettiğim iki tip karşımda... Bombayı tercih ederim.

2 kişiler biri bir tarafı, diğer öbür tarafı siliyor. Para veririm vermesine ama camı açmaya korkuyorum.... İçerden hayır manasına gelecek bir takım hareketlerde bulunuyorum... Kornaya basıyorum, ilerlemeye çalışıyorum adamlar arabaya yapışık, benim hareketler karşı tarafa yanlış aksettiriliyor...

Yeşil yanınca ilerlemeye çalışıyorum, ama nafile adamın biri yan camımda diğeri arabanın önünde... Arkadan kornalar, benim tepem atıyor tabi... Zorla para vermek durumunda mıyım ben canı benden her para almak isteyene kardeşim? Ben de sessizliğimi koruyarak hiçbirşey yapmadan gitmeme izin verilmesini bekliyorum... Trafik çıldırıyor, kornalar marş edasıyla kulaklarımızı çınlatıyor... Adamlar buna dayanamıyor, biri oturduğum tarafın camına, diğeri sağ kapıya yumruklarını atarak gitmeme izin veriyorlar...

Mutluluk verici tabi. İnsan kendini güvende ve huzurlu hissediyor. Sonra mekanıma ulaşıyorum. Oturduğum yerde gazeteye göz gezdiriyorum Lanvin for H&M serisi için İstanbul Forum H&M önünde insanların sıraya girip saatlerce beklediğini, içeriye giren kişilerin bileklik tarak 15 dakika müddetle içeride alışveriş yaptıklarını ve herkesin aynı kıyafetten sadece bir adet alma hakkı olduğu gibi şeyler okuyup bu manyaklığı anlamaya çalışıyorum... Aylardır H&M diye inleyen ortalık sakinleşsin diye dua ediyorum. Allah rızası için birşeyi de abartmayalım, sakin karşılayalım, çıldırmayalım...

Ruhumu dinlendirmek için ‘Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürümeye başlar’ cümlesiyle başlayan Alper Canıgüz’ün Oğullar ve Rencide Ruhlar kitabına kaldığım yerden devam ediyorum...



fotoğraf: Alper Canıgüz'e ait fotoğaraf afilifilintalar.com adresinden alınmıştır.

21 Kasım 2010 Pazar

Gece Gündüz İstanbul

9 gün sonra surata tokatmış gibi atılan bir pazartesiyle karşı karşıyasınız. Ben değilim. Çünkü şahsen, bizzat ve kendim bayramda çalıştım. Pazartesi de tatilim...

Acı yok Rocky, sizin için evde yatmayacağım sokaklarda dolaşacağım. Merak etmeyin. Yalnız, geçtiğimiz bir hafta boyunca facebook, twitter’a girmedim, gazete okumadım, maillerimi sık aralıklarla kontrol etmedim. Hayat böyle olunca baya sakinmiş. Herşeyden habersiz olmak bir kıl iyiymiş, bu anlamda tatil hissi yaşadım, mesudum.

Hakkında henüz bilgi paylaşamadığım filmimizin çekimlerinden sebep gece, gündüz ve gün kavramlarımı accık yitirdim... Her gün uyandığımda bugün ‘Cumartesi mi’ diye soruyorum, balatalar yanmaya, hatlar karışmaya başladı.

Çorba kıvamında geçen günlerin ardından 2 küçük aktarımım var.

Birincisi.

Tam olarak hangi günün gecesi olduğunu hatırlayamıyorum ama bir akşam Wan-na’ya gittim. Geçen seneyle kıyaslandığında fazlasıyla sakin olmasına rağmen, tavsiye edilir.


Dolunaya iki gün kala terasta oturmak bu yılın en iç açıcı hareketleri listesinde ilk 5’teydi. Havanın güzel olduğu bir akşam toparlanın da gidin efemm...


İkincisi.

Bu sabah Mısır Çarşısı’na yakın bir handa çekim vardı. Mekana doğru yürürken 2 adet efsane beni kitledi.

Sabah, Akşam ve Posta gazetelerinin marka yöneticilerinin görünce pek de hoşlarına gitmeyeceklerini düşündüğüm boxerlar...

‘Ablacım komşularla dedikodulara son, kimseyi artık evine çağırmana gerek yok. Spy Ear’la yan komşu, alt kat, üst kat konuşmalarının sesi senin dairende’ diyerek ilgimi çeken tezgahtar ve ürünleri... Ne istersen var! Casus saat, casus kulak, casus kalem...


İstanbul'un her köşesinden bildirimlerim devam edecektir, röntgencilik işimiz...


10 Ağustos 2010 Salı

YAZ BİTMEDEN!


(Miaposta'daki yazımdan alıntıdır.)

Sıcaktan bunaldın, işten sıkıldın artık bir şeyler yapmalısın! Anlaşılamayacak hızda geçen 2 ayın ardından, yazın son haftalarında gerekli atılımı yapmalısın. En azından hafta sonu kaçamaklarını değerlendirmelisin. Son yılların en şaşalı dönemlerinden birini geçiren Çeşme’ye hala uğramadıysan, beni dikkatli dinle.
Çeşme Marina

Sanki İtalya’nın benzeri zor bulunur Capri Adası’ndasın. Hava ne kadar sıcak olsa da hafif rüzgârın etkisiyle karşındaki müthiş teknelerin arasında zevkle yürüyerek Marina kenarına dizilmiş mağazaları dolaşacaksın. Deniz kenarına ve Çeşme dokusuna uygun olarak yapılmış mimarisiyle “burası söylenenden çok daha güzelmiş” diyerek, Vakkorama H20, Slam, Home Store, Gant, Vakko Dekor, Emperio Armani, D&R, Teknosa, Megalov, Henri Lloyd, Takı, Nen’s gibi mağazaları keyifle gezeceksin. Asağıdaki fotoğraf Milestone'un içine ait. Orada yemek yemedim ama dekorasyonuna bayıldım!


Güneşin batışını izleyerek acıkan karnını özellikle Monk by Babylon veya Port Balık’ta doyurman tavsiye edilir.



Monk by Babylon’da haftanın her günü performans sergileyen farklı bir Jazz grubu olduğunu da hatırlatalım! Bunlar dışında başka restoran seçeneğin olmadığını sanma! Tuval, Kumrucu Şevki, Sir Winston Tea, Furun, Milestone da hizmetinde.

Monk By Babylon tel: 0 232 712 93 31
Port Balık tel: 0232 712 02 77

MiCasa

Alaçatı’ya bu yaz ismini yazdıran MiCasa her gece dolu. Ağaçlar altındaki bahçesi, barı ve özenli dekorasyonuyla listenin olmazsa olmazı. Dünya mutfağından örnekler sunulan mönüde herkesi mutlu edecek yemekler var ancak Kırgız Usulü Mantıyı mutlaka sipariş etmelisin. Yemekten sonra iyi çalan, keyifli bir bara dönüşen MiCasa’ya gitmeden rezervasyon yaptırmayı unutma!

0232 716 60 75

Chefoods @Shayna
Aya Yorgi Koyu’nda ay ve deniz manzarası eşliğinde Şef Paul Morello’nun elinden çıkma lezzetli yemeklerle yeniden doğmuş hissi yaşayabilirsin. Cuma ve Cumartesi akşamları Vocal Jazz grubunun eşlik ettiği yemekten sonra ister Shayna da otur, istersen de Sole Mare, Babylon, Paparazzi veya Marakesh’e deniz yoluyla mekânın zodiac bot hizmetinden yararlanarak geç ve gecene devam et. Karar senin!

0232 712 11 22

8 Ağustos 2010 Pazar

Porof Zihni Sinir’in Planeti

Ağlayan Gözlük

Sıcak mı yoksa öldürücü sıcak mı olduğu tam olarak belli olmayan bir havada Beyoğlu’nun arka sokaklarında sürünme dolanmadayım. Üstüme üstüme gelen ve beni ezmeye niyetli görünen arabadan paçamı kurtarıp, hala yaşadığımı fark ettiğim anda duvara yapışıyor ve ağzımdan birkaç pozitif kelime kaçırıyorum.

Duvara yaslanınca tam karşımda koşarak karşıya geçmeme sebep olan bir dükkan! Çocukluğumdan beri en sevdiğim karakterlerden biri olan Porof Zihni Sinir’in dükkanı sokağı aydınlatıyor. Sıcak hava, dar sokak, bu dükkan ve biraz önce beni ezmeye çalışan arabayı bir araya getirince sanki bir film sahnesindeyim burada olmak da bir kader…
Makyaj Ütüsü

İrfan Sayar’ın 1977’de yaratmış olduğu tipin, benim için önemi büyük. Dükkânda dolaşırken her gördüğümü satın almak istiyorum. Bakış açısı, hayal gücü ve titizlik beni etkiledi.
Ayakkabı Boyacı Sandığı Şeklinde Kahvaltı Seti

Yönetmen Çerçevesi

Göz Göze Gelme Gözlüğü

Bu arada Vizontele’de Deli Emin karakterinin bisikleti, evindeki eşyaları ve proceleri de Porof Zihni Sinir tarafından tasarlanmış. Hiç durmak bilmeyen İrfan Sayar, çocuklar için atölyeler, kurumsal şirket çalışanları için workshoplar düzenlemekteymiş.

Zaman ayırıp Porof Zihni Sinir’in yaptıklarını incelemelisin. Online satış da yapıldığını bilesin. Fazla konuşmayasın, gerçek tasarımın ne olduğunu göresin!

Çay Poşeti Sıkma Makinesi

Seyyar Satıcı Arabası Kalemlik

Radyolu Gözlük


www.zihnisinir.com

7 Ağustos 2010 Cumartesi

Londra- Teknik Detaylar

(Miaposta'daki yazımdan derlemedir)
Evet iş için Londra’ya geldik ve sağa sola bakmak gizli güçler tarafından bize yasaklandı. Ama olsun, gün içinde görüp de içeri girmeyi başaramadığımız tüm mağazaların önünden gece olunca geçebiliyoruz. Çok şanslıyız, sefamız olsun! Ama gözlerimiz seçici, kısa zamanda çok yer gezdiğimiz için limitli bir zamanda en çok gidilesi yerleri zihnimizde belirliyoruz. Ve son günümüzde tüm mağaza ve müzelerin hala açık olduğu son 3 saatte coşuyoruz. Belirlediğim ve tavsiye edilen mekânlarım aşağıda.

Appletree Boutique
Nothing Hill- “Portobello Pazarı” farklı, ucuz ve Türkiye’de izine rastlayamayacağın elbise, aksesuar, sanat eserleri ve ayakkabılar bulman açısından ideal. Ancak Portobello Pazarı sadece Cumartesi ve Pazar günleri bu geniş alana kuruluyor. Eğer ziyaret günlerin hafta içiyse yine de sakın vazgeçme Portobello’ya Appletree Butik için uğra diyoruz. Aradığın ama bir türlü denk gelemediğin makul fiyatlı, renkli ve güzel tasarımlı elbise, şapka, aksesuarlar bu küçük mağazada, sakın kaçırma.
Adres: 164 Portobello Road, Notting Hill, London W11 2EB, United Kingdom

National Geographic Store
Dünya’da sadece 5 farklı ülkede bulunan National Geographic mağazalarından bir tanesi de Londra’nın en işlek merkezlerinden biri olan Picadilly Circus’ta Regent Street’te yer alıyor. 3 katlı binada üzerinde binlerce yıllık fosillerin bulunduğu özel haritalardan, posterlere, araştırma kitaplarından, dekoratif eşyalara, aynalardan, harita desenli terlik ve kemelere kadar keşif ruhunu tetikleyen her türlü objeyle bu mağazada buluşabilirsin. Ayrıca bir de kafesi olan mekanda kahve içerek hayallere dalınabilir.
Adres: 83-97 Regent Street, London

Victoria and Albert Museum
Londra tam anlamıyla bir müze cenneti. Ancak 17 Nisan’da başlayan ve 26 Eylül’e kadar devam edecek olan Grace Kelly: Style Icon adlı sergi kesinlikle kaçırılmamalı! Moda ve stilden bu kadar söz ederken 1950’lerin en önemli Hollywood yıldızının ve daha sonra da Monaca prensesi olan bu özel kadının sergisini gezerken, onun zamansız özel stiline tanıklık etme fırsatına sahipsin. Adres: Cromwell Road London SW7 2RL

Pasifico Mexican Restaurant
Beş çayı geleneğinin mimarı Londra’da Thai, Çin, İtalyan, Türk, Mexican ve daha nice mutfaklarının en iyi örneklerine kolaylıkla ulaşabilirsin. Ancak Meksika yemeği sevmeyenlerin bile masadan kalkmak istemediği, sipariş üzerine sipariş verdiği Pasifico’yu pas geçme.
Adres: 5 Langley Street, London

29 Temmuz 2010 Perşembe

ANNEM,İZMİR, ENFES YEMEKLER


Herkes annesini sever, benim annemi herkes sever.

Anne müthiş. Hayatını işe adamış, çalışkan, adaletli, fevri duygusal, romantik kızgın, anaç, hafif çılgın, cesur bir mimar.Onunla beraberken başa ne geleceğinin tahminini yapmak oldukça zor.

Trafik yeşil ışıkta akarken, kaza yapma pahasına önümüzde pat bir otobüs durur, bize yol verir. Arkadan kornalar çalar, adam aldırış etmez trafik tıkanır şoför otobüsün kapısını açar. Anneme önce bir saygı duruşu, sonra “nassın ablam, buyur geç” der. Televizyon izlersin karşına çıkar, pasaport vapur iskelesi önünde uzaklara dalmış, İzmir körfezinde yunusların oynadığını hayal ettiğini anlatır. Bir bakarsın arkası kesik kamyonetle gelmiş, “atlayın çocuklar sizi gezdireyim” der.

Değişik ruhlu kadın, eski lezzetlere fena halde düşkün- yeni yerler keşfetmeye meraklı.Dolu dolu yaşıyor, heyecanını paylaşmayanın da suratına bile bakmıyor. İzmir’e her geldiğimde en yorgun olduğu iş aralarında bile mutlaka beni bilmediğim ve bilmemin de imkânsız olduğu bir yere götürüyor…

Meşhur ZAİM USTA'nın YERİ



Ailede esnaf ruhu var, dolayısıyla sanayi sitelerine ayrı bir düşkünlüğümüz mevcut. Yaşadığımızı daha da iyi hissettiren yerlere gitmekten keyif alıyoruz, bir de üstüne lezzetli yemek yiyoruz.

Bakırcı Kadri olarak bilinen ve 1986 yılında aramızdan ayrılan dedemin arkadaşlarından ve öğle yemeklerini yediği nadir yerlerden bir olan Zaim Usta’nın 1. Sanayi Sitesi’ndeki yerindeyiz.

Zaim Usta, son 16 senedir aynı yerde. Ondan önceki yeri de tam tarih net olmasa da 35-40 sene olduğu tahmin edilen bir süre aynı mevkide yer almış. İçeri giriyoruz, “Hanımefendi Hoş geldiniz”i duyuyoruz.

Annem tabi ki el üstünde tutuluyor. Etraf pırıl pırıl, koku enfes. Ahçı şapkası ile yemeklerin efendisinin gülümsemesi bizi himayesi altına alıyor. Hipnoz edilmiş şekilde kendisine ve dolayısıyla yemeklere doğru gidiyor ayaklarımız. Zaim Usta’nın oğlu Kemal Usta dükkân içerisinde bulunan herkesin her hareketini takipte. Kim nereye oturuyor, ne yiyor ve tatlı yiyecek mi, eline kolonya döküldü mü, yemekten memnun kaldı mı? Tüm soruların cevaplayan Kemal Usta bir yandan da herkese yemeğini takdim ediyor.

2005 yılında Hürriyet Gazetesi’nin “Türkiye’nin en lezzetli pilavları” listesine girmiş. Burada her şey çok lezzetli. Nohut üstü pilav, köfte, acılı domatesli et, elbasan tava bizim 3 kişi tüketmeyi başardığımız yiyecekler. İnsan istiyor ki; bir soda içip, yediklerini sindirsin sonra da yemeğe devam etsin.



Yemeğe değil ama tatlıya devam ediyoruz. Tahinli Kemalpaşa tatlısı yiyoruz ve ben de şalterler kapanıyor. Daha önce böyle bir lezzet ne gördüm ne duydum. Oturduğum yerden kalkıyorum ve Kemal Usta’yı bizim masaya davet ediyorum. Kendisinin fotoğraflarını çekiyorum. Dünya tatlısı bir adam, 50 senenin hikâyesi, amatör ruhun özeni var. Mutlaka gidilmeli, yer 1. Sanayi Sitesi. Oralara işim düşmez dersen bile düşür, sonra da anneme teşekkür et!

Meşhur Zaim Usta’nın Yeri
Kemal Aksun
Tel: 0 232 486 60 34
Adres: Fatih Cad. No:91 Çamdibi-İzmir

22 Temmuz 2010 Perşembe

Londra Dayım 2



Fonda Pinhani’den Bir Anda-Miranda şarkısı, üst baş simsiyah yürüyoruz Londra sokaklarında.

Kutsal amaç: Çalışmak ve İş Bitirmek. Normal turist dostlarımızın sahip olduğu haklar karşısında boynumuz bükük. Galeri, Müze, Mağaza üçlüsü gece 8:00’e kadar bize yasak. 8:00’den sonra da zaten kapılar bildiğin duvar. Yine de yürüdüğün yolun sağ ve soluna bakmak serbest. Dolayısıyla insan bu; görüyor, düşünüyor.

Yürüyorum, aklımdaki soru “üniversite illa ki liseden sonra mı okunmalı”? Liseden sonra araya “2-3 yıl çalış sonra üniversiteye gireceksin” zorunluluğu konsaydı ben şimdi Bond Street üzerindeki University of Art öğrencisi olarak size bunları yazıyor olurdum. Ne okumak istediğimize daha bilinçli karar vermemiz gerekmiyor mu? Lise sonda sanat tarihi okumak istediğimde hem rehber öğretmen hem de aile meclisi, mezun olduğunda evde oturur kanaviçe yaparsın diyerek başlamayan kariyer planımı sonlandırmışlardı. Kimseyi suçlamayalım, ben de kendime inanmamışım demek ki. Sonuçta hamburgerin yanına kızarmış patates iyi gider mantığıyla, “ben işletme okusam fena olmaz herhalde ha” diyerek bölümüme karar vermiştim.

Zihnimde bu cümlecikler dolaşıyor çünkü Londra’nın insanı araştırma geliştirmeye-keşfetmeye-sorgulamaya yönlendiren ve hemencik içine çeken garip bir tarafı var. Resmen yeniden üniversiteye gitmeyi, bir dil daha öğrenmeyi, daha fazla yazı yazmayı, kitap okumayı, en az 6 ay burada ikamet etmeyi istiyorum. Uzun zamandır farklılıkların bu kadar olağan karşılandığı başka da bir yerde nefes almadığım için beynim biraz daha fazla çalışmaya başladı, durumdan memnunum.

Beni üzen tek şey, seneler önce Londra’daki bir müzikalde babamı Robert De Niro zannedip, imza alan ve fotoğraf çektirmek isteyen İngilizlerin beni ve arkadaşlarımı hiç bir şeye benzetmemeleri. Ama olsun. Gün olur devran döner, hayat bize de güler. Belki ben tekrar üniversiteye, arkadaşlarım Hollywood’a gider…
Sevgiler,

LONDON EYE

1 Temmuz 2010 Perşembe

PAZAR KÜLTÜRÜ

Hangi meyvenin ağız tadıyla yenileceği, hangi sebzeden doğru düzgün yemek yapılacağı kültürünü küçük yaşlarda bana kazandırmak amacıyla annem beni okulumun olmadığı Çarşamba günlerinde elimden tutarak evimize en yakın yerdeki Bostanlı pazarına götürürdü. Pazara ilk ne zaman gittiğimi hatırlamıyorum ama 1991 yılında Bostanlı/ Karşıyaka’da yeni bir eve taşınmıştık ve o zamanlarda pazara gidiyor olduğumu hatırlıyorum.

Daha sonra başka pazarlara da gittiğim için çok net söyleyebilirim ki Bostanlı Pazarına gelen bayanların şıklığı ve hoşluğu diğer hiçbir pazarda gözüme çarpmamıştır. Aradan neredeyse 20 sene geçmesine rağmen hala pazara giden bayanları incelediğinizde en azından saçlar sabahın 7:00’si de olsa sarılmış ve taranmıştır. İnci küpeler, gözlükler, rengârenk sade ama şık pantolonlar, şortlar giyen ellerine Pazar sepetlerini alan bu zarif hanımlar ülkemizin belki de en medeni şehrinde ülkenin belki de en espritüel, en cin fikirli pazarcılarıyla buluşmaya gitmek için yol alırlar.

Bayanları bu kadar hoş olan bir pazarın, kendisinin de farklı olması tabi ki su götürmez bir gerçektir. Pazar, aynen alışveriş eden hoş bayanlar gibi bakımlı ve alımlıdır. Özellikle giyim kısmı da açıldıktan sonra kalitesiyle ün yapmaya başlayan Bostanlı Pazarı, halk arasında “Bospa” adıyla anılmaya başlamıştır. Her köşeyi döndüğünüzde sizi güldürmeyi başarabilecek, dikkatinizi çekebilecek veya zekâsıyla hayretlere düşürebilecek başka bir tezgâhla karşılaşabilirsiniz.

Bu köşelerden birinde normalde pazardan satın almaya alışık olmadığımız akvaryum balıkları ve kaplumbağalarla karşılaşabilirsiniz. Akvaryumun yanındaki küçük salata tabağında az bir suyla üst üste konmuş kaplumbağaların yanında şöyle bir yazı görebilirsiniz.
“ Kaplumbağa satış fiyatı: 5 YTL, dokunarak sevmek: 1 YTL”.
_______________
“Bana yarım kilo domates”
“Ablacım 1 kilo yapalım”
“ Yok oğlum artık 2 kişi kaldık evde, çocuklar gitti, yarım kilo yetiyor bize” diye cevap verdiğinizde,
“ Ablacım madem çocuklar gitti, sen de rahat rahat harca artık abinin parasını kurban olayım al 1 kilo yahu”
şeklinde akıl alabilirsiniz.

Domates tezgâhının önünde uzun uzun domates seçmeye çalışan, domatesleri teker teker eline alan, sıkan, torbasına koyan sonra tekrar torbadan çıkarıp başka bir domates alan ve onu incelemeye başlayan bir bayana;
“ Oğluna kız mı seçiyorsun kızım, hadi çabuk seç seçeceğini” diyerek müşterisini hafif azarlamaktan çekinmeyen yaşlı amcayı açık sözlülüğünden dolayı kutlayabilirsiniz.

Sebze, meyve kısmından kıyafet kısmına geçerken;

“ Merserize merserize gelsenize” diye seslenen merserizecinin önünden geçip hoş bir zihni sinir projesiyle karşı karşıya kalabilirsiniz. Havalar nefes almakta bile zorlanacağınız derecede sıcak olduğunda bir pazarcının, (kendi getirmiş olduğu küçük jeneratöründen güç alarak çalıştırdığı) vantilatörlerini tezgâhının 4 bir yanına koyup, sutyenleri vantilatörlere bağlayıp pazarın en uç köşesinden bile gözüken uçuşan sutyenler tezgâhına varıp sutyen almayacaksanız bile vantilatörlerle biraz serinleyebilirsiniz.
Serinlerken bir anda şöyle bağırışlara kulak misafiri olursunuz…

“ Teyzecim sen bu çorapları beğenmedin ama biraz önce Deniz Akkaya da buradaydı, O da bu çoraplardan giyiyor haberin ola…”


Tanesi 2,5 YTL’den satılan beyaz T-shirtlerde leke bulan müşterisi,

“ Evladım bu leke çıkar mı?” diye sorunca,
“ Ablacım sen hiç mi televizyon izlemiyorsun, artık çıkmayan leke mi kaldı, Seda Sayan izle biraz ablam. Bu arada bu Seda Sayan'ın ratingler yalan galiba!” cevabını alabiliyor.

Veya

“ 15 YTL’ye çanta 15 YTL’ye çanta” diye bas bas bağıran pazarcıya kızan ve
“ Yeter oğlum kulağımı patlattın vallahi sus” şeklinde bir uyarı alınca,
“ Hayırdır abla, kendini Akmerkez’de mi zannettin?” sorusuyla karşı karşıya kalınca gülmekten kendini alamayan bayanlarla karşılaşabilirsiniz.

Nam-ı diğer “Bospa” pazarının kalbimdeki yeri ayrı, bana kattığı neşesi farklı. Neşeli, umursamaz gibi gözüken ama hiçbir şeyi gözden kaçırmayan, zorlukları tebessümle aşan, Türkiye’de belki de en yaratıcı cümleleri ve fikirleri, en hoş sohbetleri, en akılcı çözümleri bulan bu küçük dünyayı keşfedin!
Ben bu yazıyı yazalı 2 sene oldu ve eminim ki Türk zekâsına bir kere daha hayran kalınacak yepyeni espriler ve yaratıcı girişimlerde bulunulmuştur... En kısa zamanda koşar adımlarla gitmek istiyorumm!