4 Aralık 2012 Salı

GÖKYÜZÜ MASMAVİ!


90'larda gençliğinin doruklarında olanların kulaklarından hiç gitmemiş dingin, yalın bir ses.  Enteresan bir biyografi. İsviçre'de doğan Genç Osman daha sonra Türkiye'ye gelerek Marmara Üniversitesi Resim Heykel bölümünü bitirmiş. Tesadüf eseri Mavisakal'ın solisti olarak müziğe bulaşmış. Ardından Hindiba grubunun kuruculuğunu üstlenmiş ve sonra da ortadan kaybolmuş...

Sesini bizden esirgediği dönemlerde çevirmenlik yapan Genç Osman şimdi Gökyüzü Masmavi albümüyle yine hayatımızda. Bir arkadaşım 'alo nasıl yani hiç duymadın mı? Sen nasıl 80 jenerasyonusun arkadaş?' diyene kadar kendisinden haberdar olmadığım Genç Osman Yavaş'ı benim gibi habersizlere öğretmeyi görev edindim... 'Özellike Affet Gitsin, Hepsi Aynı ve Aylin Aslım'la düet yaptığı Dilek Tutmak'ı dinle, paylaş, sev, baş tacı et...'

Buradan dinle!

Sevgiler,

 

   

22 Kasım 2012 Perşembe

Contemporary İstanbul 22-25 Kasım


                                                            (Red Groom-Marlborough)

Geçen gece açılış öncesi daveti yapılan, dün açılış daveti yapılan ve 25 Kasım'da kapanış daveti yapılacak olan Contemporary Istanbul ( Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı) gün itibariyle biz sıradan ölümlüler için de kapılarını açtı...

Korkutucu bir rüya üstüne bebek çığlığıyla uyanınca elimi su bardağına çarparak ı-phone'umu işlevsiz hale getirmeyi başardım. Yanıma fotoğraf makinası alma alışkanlığımı da yitirdiğimden çantamda Contemporary'den çektiğim fotoğraflar maalesef yok. Ancak favorilerimi listelediğim mini bir listem var, gözünüz aydın...

(Mehmet Güleryüz- The Empire Project)
  1. Red Groom ve Botero / Marlborough
  2. Ahmet Ertuğ'un Fotoğrafları
  3. Galeri İlayda'nın tüm işleri
  4. Murat Germen'in fotoğrafları / Cam Gallery
  5. Malgosia Stepnik'in çalışmaları / Soda Art Gallery
  6. Yahya Bağcı'nın yağlı boya tabloları / Art On İstanbul
  7. Hee-Ja Youn'un yağlı boya tabloları / A&B Gallert Seoul Baden Baden
  8. Ahmet Güneştekin'in 'İstanbul Konstantinapolis' isimli çalışması
  9. Ziya Tacir'in fotoğrafları
  10. The Empire Project'in tüm işleri

                                                      ( Murat Germen- CAM Gallery)



 

15 Kasım 2012 Perşembe

Ruh Daraltan Muhabbetler Seri No: 1


                  ( konuya başlamadan, hem güzelim hem sandviç yapabiliyorum ama bunu da başkalarına borçluyum. fuck)


Konumuz yaşam sanatı. Son günlerde evli olup mutsuzluktan kırılanların evli olmayanlara verdiği ders niteliğindeki demeçlere tanık olunca ‘arkadaş sizler ne ayaksınız’ diye haykırmak istedim açıkcası. ( ama haykırmadım.)

İstisna bayanlar üzerlerine alınmasın ama, evliler hakikaten yoruyorsunuz insanı.

-‘Evlilik zaten öyle alışkanlık haline geliverince ne tutkusu kalıyor, ne heyecanı... e o zaman da başka şeyler önem kazanıyor...’ ( böyle başlayan bir cümle duyduysanız koşarak kaçın.)

Öyle başlayan cümle böyle devam ediyor...
-Mesela sana iyi bakıyor mu(bakıma mı ihtiyacım var?)
-Mesela çocuğunu seviyor mu?( cocuğunu sevmeyene ben insan demem zaten)
-Mesela senin arkadaşlarınla iyi anlaşıyor mu?( beni tutkuyla sevmiyor ama arkadaşlarımla iyi anlaşıyor, sevinmeli miyim?)
-Mesela çocuğa iyi bakıyor mu? ( yani kendi çocuğu isterse bakmasın..)
-Mesela sana karşı anlayışlı mı? ( bu soru mu?)

O şekil devam eden açıklamalar böyle sonlanıyor...
-       Yani hayatta zaten önemli olan bunlar... Sen de daha fazla aşkı bulucam diye uğraşma, bak sonra yalnız kalır çok üzülürsün...( bak bak)

Hay Allah seni başımızdan eksik etmesin sevgili evlilik mertebesine ulaşmış mutluluk timsali diyesim geliveriyor... Kalkıp alnından öpesim, kutlayasım, saygı duyasım geliyor... Yahu orta okulda bile hayatını daha fazla önemserken büyüdükçe bu beş para etmez listeyle niye baş başa bırakılıyoruz.

Bu kadar büyük bir mutsuzluğa insanın kendisini mahkum etmesi bir derece de, diğer insanları da kendine benzetmeye çalışmalarına ne demeli bilemiyorum.

Hayatta illaki birilerinin bakımına ihtiyaç duyanlar kitlesi var, biliyorum... Ama herkese de aynı sefil muameleyi yapmak kimin ne haddine...

Uzun zamandır ekranlarda görmediğim ama ‘Dayak yedim, evliliğimi bitirme taraftarı değilim. Evlilik kutsaldır. Kol kırılır yen içinde kalır.’.. gibi açıklamaları gündemden hiç eksik olmayan Zeynep Hanım’ın röportajını okuyunca derin bir nefes aldım.

Röportajdan seçmeler:

-       Eşinizle aranızda aşk var mı? Bizim aramızdaki şey aşktan daha değerli bana göre. Ben o mutlu olsun, iyi olsun, aman gözüne çöp batmasın diye üzerine titriyorum. Aramızda o tutkulu aşk yok ama bunlar daha önemli ve daha değerli. Ben onun en yakın arkadaşı olmaya çalışıyorum. Zaten bizim öyle romantik bir ilişkimiz yoktur biz klasik Türk anne babası gibi bir evlilik yaşıyoruz. ( Klasik Türk anne babası birbirine aşık olmaz, olamaz! Boşanmaz! Kadın kocası iyi olsun diye ne gerekiyorsa yapar!)

-                                                                                                              (genç hanımlar hazır olun, tarif geliyor)

    Genç hanımlara tavsiyeniz nedir? Erken orta yaşta muhakkak evlenmelerini tavsiye ediyorum. Evlilikten korkup kaçmasınlar anneliği mutlaka tatsınlar. Evliliklerini yürütmek için ellerinden ne geliyorsa yapsınlar. ( Genç hanımlar muhakkak evlenmelidir! Evlilikten korkmamalıdır! Ayrıca mutlaka anne de olmalıdırlar!)

Röportajın tamamını okumak isteyen genç hanımlar buraya tıklayabilirler.

İnsanların başlarından gerçekten ummadıkları şeyler geçebilir arkalarını dönüp de yürüyemeyecek durumda olabilirler, anlıyorum. Saygı duyuyorum. Ama ‘herşeye rağmen’ kendi yaptıkları en doğrusuymuş gibi bir de başkalarına akıl vermelerine akıl sır erdiremiyorum.

Kadınlar neden aşk dolu bir ömür geçiremiyorlar, neden arzu etmiyorlarsa çocuk sahibi olmamayı seçemiyorlar ve neden ‘erken olmadı orta yaşta’ muhakkak evlilik kurumuna yönlendiriyorlar ben esas bunlara cevap arıyorum.

 Evlilik kutsaldır itirazımız yok da siz neden insanın kendisinin kutsal bir varlık olduğuna itiraz ediyorsunuz ben onu anlayamıyorum...

( Hakikaten bu ne ya?)

5 Kasım 2012 Pazartesi

Vogue by Taner Ceylan




Bu ayın en iyi sürprizi sanat sayısıyla karşımıza çıkan VOGUE... Görüntüsüyle 'ah be' dedirten seksi ve güzel bir kadın yerine Taner Ceylan tarafından yapılmış etkileyici bir eserle bizi kucaklayan Vogue'a böyle bir sayı çıkardıkları için derin sevgilerimizi gönderiyoruz.

Fotoğraf zannedilen yağlı boya resimleriyle aklımıza kazınan Taner Ceylan ismi eserleriyle kimilerini en çok rahatsız eden sanatçılardan. Aldığı ölüm tehditleri, önüne konan barikatlar ve hedef haline getirilen bir isim olmaktan kendini kurtarmayı başararak 'Altın Çağ'ına' adım atan Taner Ceylan hala Türkiye'yi terk etmediği için şanslıyız.

Hande Oynar'ın röportajıyla Ceylan'ın duygularına tanıklık etme fırsatı sunan Vogue sayısı yıllarca saklanmaya değer.

'Belki de bana resim yaptıran, 8-9 saat boyunca tuvalin başında oturmamı sağlayan şey, naifçe, kör inancım. Ben uçabileceğime, elimin masadan geçeceğine, suda yürüyebileceğime inanıyorum. Çevremde buna inanan yok ve bu bana çok tuhaf geliyor....'



29 Ekim 2012 Pazartesi

Mone(t) O Ne ?





Bugün bir Monet kolay yetişmiyor.  O halde onu daha yakından tanıyalım.
Hayatına standart normlarla değil geniş açıyla bakalım.  Kah gülelim kah ağlayalım.


1.    Sürünmüş mü?

Bir Van Gogh gerçeği var ki on yıllardır ‘Bak tek tablo satamadan göçtü gitti... Yalnızlıktan kulağını kesti’ diye belleğimize kazınmıştır. Şu an ‘dahi’ olarak nitelendirilen ancak zamanında emaresi okunmayan, soğuk yataklarında amansızca ölen onlarca sanatçı vardır. Monet onlardan biri midir? Elbette sürünmeyen sanatçı olmaz. Ancak kazandığı paralarla yaptığı yatırımlar akılcıdır. Birinci Dünya Savaşı sırasında ortalık kan gölüne döndüğünde, Monet kendi arazisinde yarattığı göletindeki nilüferleri resmederek vatandaşlık görevini yerine getirmiştir.
  
2.    Peki ya intihar?

ddevamı... Milliyetsanat.com'da! 

22 Ekim 2012 Pazartesi

Evde bir Bayram Havası

                                       ( downton abbey- saf- temiz- günahsızlar topluluğu)

Bayram geliyor, çantalar hazırlansın en hızlısından uzaklara kaçılsın. Büyük bir keyifle başlayan bayram tatili 'annecimm dört gün kaldı, üç, hayır iki Allahh'ımmm birr!' nidalarıyla sona ersin istiyorum.

'Nerede kaldı eski bayram sabahlarının neşesi' diye sitem eden aile büyüklerine artık gerekli sert cevapların verildiği ve bu serzenişin sonsuza kadar raflara kaldırıldığı bir bayram olsun diye her gece yatmadan önce dua ediyorum.

Esasında çekirdek bir ailenin vazgeçilmez üyesi olmasam, alırım yastığı yorganı bilgisayarı kimine göre dokuz kimine göre altı günlük tatilde su bile içmeden dizi seyrederim. Milletin düzenli bir işe, haftada iki gün spor yapmasına, yoğun bir sosyal yaşantısı olmasına ve bir de sohbeti geçen her diziyi takip edebilme yetisine hakikaten akıl erdiremiyorum. 

Yeni diziler ve yeni sezon bölümlerini izlemek istediğim eski diziler aşağıdaki gibi. Acaba ben de mi artık kitap değil kitap özeti okusam, dizi değil dizi özeti izlesem, şarkı değil şarkı özeti dinlesem?

                                                     (gossip girl- çirkefliğin son sezonu)

1. Downton Abbey
2. Good Wife
3. Gossip Girl ( seviyorum işte var mı diyeceğin)
4. Homeland ( fena taktım)
5. Mad Men
6. Newsroom
7. Political Animal
8. Grey's Anatomy ( klasiklerden vazgeçmem)
9.  Arrow
10. Touch
11. Modern Family
12. The Walking Dead ( itiraf; korkuyorum ama olsun)
13. Game of Thrones
14. Revenge 

Alt alta yazınca iyice ürkünç oldu. Bayramda hiçbir organizasyonum yok ne yapsam diye boynu bükük kalanlar üzülmeyin, onlarca bölüm siz heyecanlanın, mutlu olun, korkun veya stress olun diye hazırda bekliyor... Seçin, alın!


                                                 ( newsroom- kanmayın bu gülen suratlara)

15 Ekim 2012 Pazartesi

KUSURLU-LUK


Şu ana kadar yapılan bienalleri gözden geçirdiğimde, KUSURLULUK en sevdiğim tema oldu diyebilirim. Konu tasarım, mekan İstanbul, tema Kusurluluk. 

Daha adım atmaya yeni başlamış bebeklerin bile fotoğrafları çekilirken anası babası saçını tarar, patisini düzeltir, büyüdükçe komşunun her şeyi dört dörtlük çocuğuyla karşılaştırılır, okulda aykırı hareket yapması engellenir, farklı meslek seçmesi istenmez, ana yoldan çıkıldıysa etraf tarafından 'doğru yola' ikna edilir, kusursuzluğun önemi her yaşta insana hissettirilir.
 
On parmağında on marifet olanlar, dışarıdan on numara görünenler, onlarca kişiyi peşinden sürükleyenler 'kusursuz' olduklarını her daim diğerlerine hatırlatmak isterler.

Halbuki biliyoruz, kusursuz diye bir şey şu ana kadar dünyaya gelmemiş, hiç yapılmamış, hiç yaşamamıştır. Kusursuz olmaya çalışanlar da kusura bakmasınlar ama modaları çoktan geçmiştir. Gerçek olan her şeyin öyle ya da böyle bir kusuru vardır, ve bu iyiye işarettir. Kusurun varsa gerçeksindir, inandırıcısındır. 

Hepimize göre sayısız kusuru bulunan İstanbul'un bu kadar cezbedici bir şehir olmasının da arkasında bu kusurlu hali yatar. Birbirinin içine geçmiş farklılıklar İstanbul'u vazgeçilmez, etkileyici kılar.

İlk Tasarım Bienali işte bu yüzden ben de ayrı bir heyecan yarattı. 

İstanbul Modern, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu'nda sergileri gezebilir, link'ten etkinlikleri takip edebilirsiniz.

Kusurluyum, kusurlusun, kusurlu. İtiraz istemem!




 

12 Ekim 2012 Cuma

BAŞKA BİR KADIN


 Bebek olunca hayat değişiyor arkadaş! ( a çok değişik bir şey söyledim). Bir yandan keşfettiğin yeni bir aşkla kafan allak bullak oluyor, bir yandan eski hayatının peşinden gitmeye çalışıyorsun.(kimi de kasmıyor o ayrı tabi) Sonuçta; kaybolan telefonlar, tarihini karışıtırdığın toplantılar, görmeye fırsat bulamadığın dostlar, yeşil ışıkta gaza değil frene basmalar... Buğulu bir beyin, işlemeyen bir zeka...
İki ve üzeri çocukları olan insanlara duyulan derin bir saygı... 

Belki kasmasam daha rahatlarım, salıver gitsin bu bünye ne yaparsa yapsın diyorum beynime ama duyuramıyorum. Durumu eşe dosta anlatıyorum, Meleklerden yardım iste gibi geri dönüşler alınca, meleğin alası var evde de mühim olan zihin terbiyesi diyorum içten içe... Bir çok şeyi geriden takip ediyorum ama konu sinema olunca akan suları durdurma imkanı yaratıyorum. 

Bu hafta vizyona girecek Fransız filmi 'Başka Bir Kadın'ı herkeslere tavsiye ediyorum. Filmekimi'nde izlemeye fırsat bulduğum filmin derin bir konuyu naif anlatışını çok sevdim.  Fransız filmi dendiği anda 'aaa NOT je t'aime' diyenelere de 'bir kesin şu önyargıyı' diyerek çıkış yapmak isterim. Daha ilk dakikalarda ailesine, sevdiği adama verdiği önemi anladığımız kariyerinin başındaki kadınımızla (Juliette Binoche) tanışıyoruz.  Mutluluktan havalara uçarak geçirdiği bir gecenin ardından 15 seneyi geride bırakmış ama zırnık hatırlamayan başka bir kadınla uyanıyoruz. Aşık olduğu adamdan boşanmak üzere olan maxi düzeyde zengin bir kadın...

Hayattan gerçekten ne istediğini unutup hırsa bulanıp kızarmak üzere olanları dize getirip 'what the fuck' dedirtebilecek bir yapıt izliyoruz. 





Bu filmi benim gibi izleme fırsatı bulanlara veya 'bu kadar yazdın ama cık beni ikna edebilmek için 40 fırın (ekmek değil fırın) yemen gerek' diyenlere de iyi bir Türk filmi Uzun Hikaye'yi veya Family Guy'ın yaratıcısından hiç de masum olmayan oyuncak AYI Teddy Bear'ı tavsiye ederim..







Belki sinemada karşılaşırızz.

İyi haftasonları,

8 Ekim 2012 Pazartesi

MİLLİYETSANAT.COM




Bilmiyorsanız öğrenin milliyetsanat.com hayata geçti. Arada tıklamanızı ve fütursuzca zaman kaybetmenizi dilerim. Sanatın bir köşesinden tutmak için kıvranan ama korkanlara el veren yazım milliyetsanat.com'da... 




 Filmekimi'nden KORKMA! 



Yaz boyunca alternatif programlarıyla tatili kursağında bırakan farklılığın peşinde koşan arkadaşların Kaş’tan Göcek’e Asos’tan Rize’ye dalgalı destinasyonlarda emin adımlarla yol alırken, sen hep standardı bozmayayım kafam rahat olsun dedin yine sıkıldın, yine aynı mekanlara gel git daraldın.

Tam yaz travmasını atlatmak üzereyken eylül sonlarında ofisin gizli köşelerinde bir araya gelmiş iki, üç kişi ellerinde adını tam koyamadığın program kitapçığında işaretlemeler yapıp fısır fısır konuşurken kahve alma bahanesiyle yanlarından geçtin, göz teması kurmaya çalıştın ama nafile. Yine de saf teşkil ettin, onları duyabileceğin bir mesafeden kulak kesildin, şekersiz içtiğin kahvene şeker atıp karıştırmaya başladın. 

Bu esnada ‘Film’ kelimesini duydun, ‘Ekim’ ayından bahsedildiğine şahit oldun, anladın ki  konu; film festivali. Lafa dalmak, sen de gitmek istediğini haykırmak istiyorsun ama sana pas veren yok. Cesaretini topladın tam iki gün önce gazetede okuduğun Haneke’yle ilgili bir şey diyeceksin ağzından ‘Ha...’ çıktı, ikili kindar gözlerle seni süzüp tekrar kendi konuşmalarına geri döndüler. Sen de hiçbir şey olmamış gibi elindeki karıştırma çubuğunu çöpe attın. Sus pus olup, masana geri döndün.

yazının devamı için milliyetsanat.





27 Eylül 2012 Perşembe

Neşet Ertaş'a Saygı Duruşu

Yüreğinde merhamet, doğa, insan sevgisi olan, içinde beklenmedik anlarda hayata karşı hüzün, garip bir sızı hisseden herkesin özlemle hatırlayacağı bir müzik adamı. Kimlerin hayatına dokunduğunu hiç farkında olmadan arkasında milyonlarca hayran bırakan bir insan.

Tanıdığımı, hayatını bildiğimi sandığım bu büyük adamın ne kadar yüce gönüllü olduğunu hiç farkında olmadığımı açıkçası 2 gündür saat 22.00'de NTV'de  yayınlanan Neşet Ertaş Belgeseli'ni izlerken anladım. Kişiye 'insanlığını' sorgulatan hayat dersi niteliğinde bir belgesel diyebilirim.



Bu gece yine aynı saatte yayınlanacak üçüncü bölümünü kaçırmamanızı tavsiye ederim.  Hayata, etrafındaki insanlara, ailesine, tüm sevenlerine yaptığı konuşmalarda, verdiği cevaplarda şunu anladım ki bu tavır mütevaziliğin değil bir deha oluşun sonucudur. Nur içinde yaşatsın, yolu ışıkla dolsun. 

20 Eylül 2012 Perşembe

RUN ISTANBUL by NIKE







Çaya, kahvaltıya, öğle yemeğine, kahveye, akşam içkisine, sohbete, gece gezmesine, sinemaya neredeyse her hafta davet alırken, seni koşmaya çağıran hiç oldu mu? 


Koskoca İstanbul'da bile dönüp dolaşıp her hafta aynı organizasyonların esiri olurken, geçtiğimiz pazartesi NIKE tarafından akşam koşusuna davet edilince teklife üç evetle 'elbette' dedim. 

Bağdat Caddesi'ndeki mağazada güler yüzlü, enerjik NIKE ekibi tarafından karşılanıp sarılıp sarmalandıktan sonra gece için özel hazırlanmış çantalara kavuşuldu. Çanta enfes, spor taytları paha biçilmez, Run t-shirtlerini üzerine giydiğinde varla yok arasındaydı...


Women's training ürünleri ve NIKE applicationları tanıtıldıktan sonra 2 km'lik koşu parkuruna çıkıldı. Gecenin hafif esen havasında şehrin tüm stresinden, o gün işte ve evde asabları bozan her şeyden uzaklaştığımda hayat gözüme daha bir güzel göründü.





Parkuru bitirip mağazaya geri döndüğümüzde sadece kadınlar için hazırladığı playlist'iyle Melis Danişmend Dj kabininde bizi bekliyordu... Leziz içecekler ve küçük atışmalıklar eşliğinde dans figürlerimizi konuştururken 'NIKE bunu hep yapsın, her ay farklı mağazada tekrarlasın' sloganları havalarda uçuşuyordu.





 Şu anda bu yaşadıklarımdan ötürü beni çok kıskanmış olabilirsin, kimse seni suçlayamaz. Ancak seni de kıskananlar olsun istiyorsan, 7 Ekim'de büyük ödüllü NIKE RUN İSTANBUL koşusuna katılmak için runistanbul.com 'a tıklayabilirsin!

19 Eylül 2012 Çarşamba

Yedinci Gün


Fifty Shades of Grey'in çok satmasını normal bulmama rağmen 40 milyon rakamına bir anlam veremediğim gibi İhsan OktayAnar'ın geçen haftalarda çıkan yeni kitabı Yedinci Gün'ün de nasıl Remzi Kitabevi ve D&R'da en çok satanların 1. sırasında yer aldığını anlayabilmiş değilim.

Genellikle bu tip sıralamalarda, Meleklerle Yaşamak, Secret, Mucizeler Dükkanı, Alışverişkolik gibi kitaplara denk gelirken, benim sözlük eşliğinde okuduğum bir kitabın 1. sırada yer alması bünyemde şaşkınlık eşliğinde gelen bir tatlı huzur yarattı.

Felsefe bölümü mezunu, eğitim görevliliği yapmış ve yıllardır Karşıyaka, İzmir'de yaşayan Anar'ın basınla iletişim halinde olmaktan kaçındığını, önceki kitaplarının film yapılması teklifine kesinlikle sıcak bakmadığı, kendisiyle iki çift sohbet etmek isteyen hayranlarının Bostanlı vapur iskelesini mesken tuttukları bilinenler arasında.

Eserleriyle olduğu kadar kendine has tavrıyla da hayranı olduğum Anar'la bir gün Bostanlı vapur iskelesinde karşılaşırsak diye sorularımı şimdiden hazırladığımı bilin isterim. 2 farklı tavır, 2 farklı kitap ve benzer sonuçlar. Dünya çapında olmasa da 7. Gün'ün de 'çok satması' beni ancak mutlu eder. Yine de dilden dile dolaştığı için elinde bulunsun diye kitabı alan ancak ne aldığını hiç farkında olmayan nice insalar olduğunu düşünüyorum.

Bu durumda bana sadece kitabı okumalarını, okuduklarını da anlamalarını temenni etmek, yazarımıza da hiç umrunda olmadığını düşünmesem de başarılarının devamını dilemek kalır...

18 Eylül 2012 Salı

Fifty Shades of Grey- Ne iş?




Müsadenizle kafamı kurcalayan iki konu için çanları çalmak isterim.
İki farklı konu başlığımız aşağıdaki gibidir.

1.    Fifty Shades of Grey- E L James
2.    Yedinci Gün- İhsan Oktay Anar

Bugün’ü 50 Shades of Grey’e ayırıyorum, yarın ver elini 7.gün.


Genelde bir olay dünyayı sarıp sarmalıyorsa, ben çoğunlukla pas geçerim. Bir film izlenme rekorları kırıyorsa, kitap çok satıyorsa, şarkıcı milyon bariyerini aştıysa ben arkasında reklam, pazarlama, strateji ararım.(istisnalar kaideyi bozmaz) Sanatın dahil olduğu konuların bir stratejisi olması da moralimi bozar... Bu tip işlerde yürek ararım, bu yüzden de ‘çok satan’ bir şey duyunca kaçarım.

Bu kadar efelendikten sonra Fifty Shades of Grey’den de sıraladığım sebeplerden ötürü uzak kalmaya çalıştım, şu an 350. sayfasındayım. Neden, nasıl ve hangi ara bu kitap eve girdi, okumaya başladım ve yarısını geçtim hiçbir fikrim yok. Siz deyin toplum baskısı, ben diyeyim merak...

Sabah kahvaltısından, akşam içkisine iki kişinin bir araya geldiği her köşede bu kitap karşıma çıkıyordu. Hiç kitap okumayan bir arkadaşıma uğradım, evin baş köşesinde Fifty duruyor, aynı gün içerisinde bana şu ana kadar hiçbir şekilde kitap önerisi yapmayan başka bir arkadaşım ‘Ceylan Fifty shades of Grey’i hemen al, inanılmaz’ diye bir mesaj gönderdi... Gazetelere çıktı, hakkında yorumlar yapıldı...  Sanırım en son ‘Türk kadını bu kitabı sokakta okuyacaksa, illaki kapağını saklar’  yorumunu duyunca dayanamamış ve önüme gelen ilk kitapçıdan bu kitabı almış olabilirim, hatırlamıyorum.

Okuyorum, okudukça hem dünyada 40 milyon satacak kadar ne var arkidiş bu kitabın içinde diyorum, hem de okudukça okuyasım geliyor... Deli miyim diyorum. 27 yaşında genç bir CEO’yla daha yeni mezun genç bir kızın seks( hadi üzülmeyin aşk da var) ilişkisi anlatan bir kitabın rekorlar kırmasını 21. yy’da özgürlüğün ve rahatlığın doruk noktasındaymış gibi görünmesine rağmen esasında çoğunluğun gerçek ilişkilere, kafaya göre takılmalara, gönlünce bir seks hayatına, içinden geldiği gibi ilişki yaşamaya aç olmasına bağlıyorum kendi çapımda. Bir arkadaşım ‘bu kadar abartılı bir cinselliğin bu kadar naif anlatıldığına ilk kez tanık oluyorum’ bu yüzden okumak hoşuma gidiyor dedi... Kimi ‘Yarabbim bu kıza bir şey olacak mı, kıyıda köşede ölüp kalacak mı’ motivasyonuyla, kimi ‘Gerçekten birbirlerine aşıklar mı’ nın cevabını almak için, kimi hayallerindeki seks hayatından örnek kupleler görebilmek için hızla kitabı okuyuveriyor..

İki haftadır bir çok insan Ayşe Arman’ı modası geçmiş röportajlar yapmakla suçluyor. Efendim kadınlar düzenli ilişki delisiymiş, erkekler özgür ruhmuş bu kadınlar onların gözünü korkutuyormuş, erkekler her türlü isteklerini yerine getiren Rus kadınlara bayılıyormuş.. Eee bu muhabbetler baymamış mı? Bunların modası geçmemiş mi? ..  Hayır efendim, gördüğünüz gibi geçmemiş. Gördüğünüz gibi zengin erkek fakir kız konusunun da modası geçmemiş, kadın ve erkeğin ‘ilişki’ konseptine bakış açısı farklılıklarının da modası geçmemiş, ve reklamcıların sık sık telaffuz ettikleri ‘sex sells’ repliğinin de modası geçmemiş.

Hepsi bir araya gelince ‘porno artık kadınların eline geçti’, ‘ bu kitap kadınlar için bir devrimdir’ açıklamalarının havalarda uçuştuğu üç ciltlik erotik kitap serisinin dünyayı kasıp kavuruşunu izliyoruz. Christian Grey hem fantazileriyle ortalığa korkuyla karışık merak salıyor, hem de her hamlesinde mahsun kızımızın sıhhiyatını, memnununiyetini, rahatlığını düşünerek kalplerdeki prens adayına dönüşüyor. Şu an sayısız kadın ya bu adam benim karşıma çıksaydı? Diye düşünmekten kendini alamıyor...

Yine de ben 40 milyon sayısına inanmakta zorlanıyorum. ‘Nasıl pardon’ demekten kendimi alamıyorum.

Bugün okuduğum bir habere göre Justin Bieber’a 27 yaşındaki genç Ceo rolü teklif edilmiş, hah işte tamam diyorum... Bir çoklarımızın bir kaşık suda boğuvereceği 18 yaşında My life My story tadında kitaplar yazan bir karakterle, bu kitabın adının aynı cümlede geçmesi herhalde bir tesadüf değildir diyorum....
Strateji, reklam, pazarlama bıdı ve bıdı kokusu ortalıklarda mı uçuşuyor ne dersiniz Grey hayranları demekten kendimi alamıyorum..

17 Eylül 2012 Pazartesi

Vücut Filmi İstanbul Modern'de!

İstanbul Modern festival tadında bir sinema seçkisiyle karşımızda.  'Biz de Varız' adı altında geçen sene yurtiçi-yurtdışı festivallerine katılmış, ödüllerle geri dönmüş, adından çokca söz ettiren filmleri izleyiciyle buluşturuyor.


E takdir edersiniz ki Vücut Film'i de bu programa dahil! 23 Eylül Pazar günü saat 13:00'te İstanbul Modern'de Vücut'u izleyebilirsiniz.

12 Eylül 2012 Çarşamba

Yüreğimize Biraz Su Serpsek?




Ortam zıvanadan çıktı, herkes çıldırdı. Neyi tutsak elimizde kalan bir dönemdeyiz. Her gün şaşıyor, şaşırtıyoruz. Susan Miller 2011 çok kötü geçti ama bakın 2012 harika olacak diyerek yılın başında sağdan soldan sıktı, biz de inanmış bulunduk. Bok değil Kaka bir sene oldu, olmaya da devam ediyor.

Arada başıma güzel şeyler geliyor, beklenmedik olaylarla karşılarıyorum blogda paylaşıyım diyorum sonra çat  25 gencecik insan ölmüş, evlere ateş düşmüş, hayaller, planlar tarihe karışmış, canlı bombalar can almış, yine ufacık çocuklar tecavüze uğramış, masum insanlar kaçırılmış, kadınlar dövülmüş...

Herkes bir şekilde hayatına devam etmeye çalışıyor ama huzursuzluktan, bugün ne oldu acaba diye uyanır olmaktan, Taksim’de işim var acaba bir yerler patlar mı diye düşünmekten kısacası korkarak yaşamaktan sıkıldık, yorulduk.

Şahsen ben kaybettiğim neşemi yine kitap ve sinemada bulduğum için zaten kararmış olan içinizi daha da yorduktan sonra Filmekimi için şimdiden seçtiğim ilk 10'umu paylaşmak isterim. Karamsarlıktan kurtulup biraz ekim romantikliği yaşamak duygu deviniminizi hareketlendirmek için gelin yamacıma!

1.     Aşk- Michael Haneke
     Haneke desem bir de Cannes'da Altın Palmiye'nin sahibi oldu desem yeterli mi?

2.     Biz ve Ben- Michel Gondry
     Eternal Sunshine of the Spotless Mind'ın yaratıcısının yeni yapımı ciddi bir merak unsuru.

3.     Havana’da 7 gün
     Havana, 7 gün, 7 yönetmen..

4.     Hayalimdeki Aşk –Jonathan Dayton & Valerie Faris
      Hayalindeki aşk ya gerçek olursa?

5.     Baştan Al- Noemi Lvovsky
      25 yıllık evliliğin ardından kocası tarafından genç bir kadın için terk edilen Camille bir gün uyanır ve 16 yaşına geri dönmüştür..

6.     Marley- Kevin MacDonald
      Ölümünün üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen hala efsane olan Bob Marley neden efsane? 

7.     W.E.- Madonna
     60 yıllık bir aşk hikayesinin geçmiş ve gelecekle harmanlanarak anlatıldığı filmin yönetmeni ve senaristi Madonna.

8.     Başka Bir Kadın- Sylvie Testud
      Akşam yemeğinde yakışıklı biriyle tanıştın, uyudun, uyandın 15 sene geçmiş evli ve çocuklsun... Peki aklından hiç çıkaramadığın ilk aşkına ne oldu?

9.     Tutku- Brian de Palma
      Venedik Film Festivali'nde seyirci karşısına çıkan Tutku, hırslı bir iş kadınıyla saf genç bir çalışanın arasında geçen, cinayete kadar sürüklenen bir hikayeyi anlatıyor... 

10. Meleklerin Payı- Ken Loach   
     2012 Cannes Jüri Özel Ödül'ü kazanan film İskoçya'daki bir grup genç suçlunun hayatına mizahi bir bakış atar. 

27 Ağustos 2012 Pazartesi

I LOVE SALE


Üç aydır İstanbul’da yokum, yalan söylemeyeceğim, özlemişim. Havaalanının kapısından çıktığım an sigara dumanıyla yüzüm yıkansa da, taksici beni ezmeye kalkışsa da, nedenini bilmediğim berbat bir döner kokusu etrafı sarmış olsa da, çılgınca bir trafiğe girip yirmi dakikalık bir yolu bir buçuk saatte gelsem de seviyorum ulennn!

Hiç özlemediğimi sanmama rağmen; içimin geldiğim andan  beri kıpır kıpır olmasını aşk ile tanımlayabiliriz diye düşünüyorum.

Damdan düşer gibi çat diye mevzuya gireceğim. Aman da Çeşme, Bodrum, Datça, Bozcaada, Miami, Mikanos, Bali ve türevi yaz mekanları çok güzel de ne yapacağız ne edeceğiz şehre dönünce diyenlere 1 Eylül’de Den Cafe’deki Garaj Sale’e gitmelerini öneririm. Zaten şehrin en iyi yemek ve içkisinin bulunabileceği bir köşede bir de Türkiye’nin belki de en sözü geçer fashion blogger’larından iconjane, modacadısı, offnegiysem ve Duygu Yegül’ün dolabınız için getirdiği uygun fiyatlı nefis parçalarıyla buluşacaksınız. Bir de güzel müzik, bir de güzel muhabbet...

 İstanbul ve alışveriş... Vazgeçilemeyen iki dost, terk edilemeyen aşklar...

2 Ağustos 2012 Perşembe

Floransa'dan Ege Kıyıları'na





Sizlere esasında Marilyn Monroe’nun Floransa’da Salvatore Ferragamo tarafından hazırlanan sergisini anlatmak isterim. Salvatore Ferragamo markasının bir hayranı olan Marilyn’in zihinlerimize kazınan ‘bizim evin tatlı ve seksi kızı’ kıyafetleri ve onları tamamlayan otuz farklı ayakkabısıyla Marilyn meraklılarını bekliyor. Fırtınalı aşk hayatı, ne yaparsa yapsın yüzünden hiç silinmeyen masum halleri, ve tabi ki hala tam olarak çözülemeyen gizemli ölümü...

Bunların yanında arşivden hiç çıkarılmamış siyah-beyaz fotoğraflarıyla da hayli etkileyici bir sergiymiş. ‘MİŞ’ diyorum çünkü sergi uzaklarda ben ise Ege Denizi’ne yakın bir köşedeyim.  

Yaz aylarında Türkiye’nin genelinde sergi hayatı sekteye uğrar, sanatın en çok paraya dönüştüğü şehir İstanbul’da bile ancak karma sergiler bulabilirsiniz. Hal böyle olunca Ege’den de pek medet ummuyoruz. Ancak her köşesi sanat eseri olan Türkiye’den insan profilleri görmek açısından Ege’de olmanın en güzel yanlarından biri gazetelerin Ege ekiyle alakadar olabilmektir. Gerek manşet haberleri gerekse de satır aralarında ana gazete köşelerinin ensesine tokat vuracak düzeyde esaslı bilgiler yer alır.


67 yaşındaki yaşlı nine hırsızı yakalattı! 67 yaşındaki birine neden yaşlı nine dendiği haberin hanımları üzen kısmı olsa da ilerleyen satırlarda bu bilgiyi unutuveriyoruz. Urla’daki evinde akşam uykusunda mışıl mışıl uyurken odasının içinde duyduğu seslerden ötürü uyanan teyze içeride siyahlara bürünmüş hırsızı görür görmez köpek taklidi yapmak suretiyle havlamaya başlar. Havlamalardan korkarak kaçmaya başlayan hırsızın peşinden giden teyze çığlıklara yetişen diğer mahalle sakinleriyle beraber hırsızı yakalar. Yakalanınca öğrenilir ki hırsız yedi ayrı suçtan aranan ve o gün hapisten yeni çıkmış olan ciddi bir suçludur. Yaşlı Nine şimdilerde Urla’nın en meşhur kimliğidir.

Ayvalık Hannibal’ı yine ısırdı! Ayvalık’taki Aya Nikola Kilisesi uzun yıllardır harabe haldedir. Rahmi Koç’un gönlü bu duruma razı olmaz ve restorasyon için düğmeye basar. Restorasyon için gelen ekipler Aya Nikola Kilisesi’nin bahçesindeki müştemilatta pansiyon işleten bey tarafından engellenirler. Restorasyonu yönlendiren mimarla kavga etmeye başlayan beyefendi polislerin gözü önünde mimarın baş parmağını ısırıp birinci boğumundan koparıp yere tükürür. Bunun üzerine zar zor tutulan nam-ı diğer Hannibal polis tarafından emniyete götürülür. Ancak bu Hannibal’ın ilk vakası değildir. Daha önce pansiyon ücretini fazla bulan bir müşterisinin kulağını ve bir avukatın da yanağını feci halde ısırmıştır. Ayvalık’ta Hannibal tarafından ısırılmaktan korkan çoğunluk görgü tanığı olmaya yaklaşmadığı için Hannibal serbest bırakılmıştır, aramızdadır.

Floransa’da Marilyn varsa, Ayvalık’ta Hannibal, Urla’da Süper Nine’nin hikayeleri kol gezmektedir.  Siz bu müstesna bilgilerden haberdar olamasanız da korkmayın ben varım... Urla’daki yaşlı nine ile Ayvalık Hannibal’ı karşılaşırsa sizi mutlaka haberdar ederim...

19 Temmuz 2012 Perşembe

Dilemma'nın D'si






Kalmakla gitmek arasında müthiş bir dilemma. Biz, çok sevgili İzmirlilerde, yıllardır var olan gelgit silsilesinin neden-sonuç denklemi henüz kimse tarafından net olarak çözümlenememiştir.

İzmir’de kalanlar ‘gitse miydik acaba yaaa?’ diye Blush’larından birer yudum alıp bir şey kaçırıp kaçırmadıklarını ölçüp tartıp biçerken, gidenler ‘kalsa mıydık yaa?’ diyerek bol pencereli plazalarında full konsantrasyon çalışmalarına devam etmektedirler.

İlk yıllarda kalanlar ve gidenler birbirlerine ‘ sen ne iyi ettin’ diye atıfta bulunur pohpohlarken ‘acaba’ hissi her iki tarafı da kasıp kavurmaya devam etmektedir.

İstanbul’a gidenlerin en mutlusu bile aşağıdakilerden en az biri, en çok hepsinden illa ki etkilenip ya sabır çekerek kimi zaman krizi teğet geçmiş kimi zaman tam 12’den vurmuşlardır. Trafikten, kalabalıktan, uyanık insanlardan, emlak fiyatlarının tavan yapmasından, hain yöneticilerden, yüksek kiradan veya çalışma saatlerinden dem vurulurken İzmir’de kalanlar sadece istedikleri işi yapamamaktan yakınırlar.  Her iki tarafın da birbirinin yaşam tarzına duyduğu özlem sık sık dile getirilir.

İstanbullu olmaya yüz tutmuş İzmirli istediği işi yapmakta ancak o kadar sürünmektedir ki, ‘ hay istediğim işi yapmaz olaydım da annemi dinleyip ingilizce öğretmeni olaydım’ veyahut ‘ babacığımın işine devam etseydim de tüm paramı kiraya vereceğime, İzmir’de efendiler gibi yaşardım’ demeye başlar. 

Büyüyüp de zaten ne zaman nasıl evlendiğini tam da anlayamadan bir de çocuk sahibi olan orta yaş skalasının yeni adayları hayat gayesi içinde ne zaman ne karar verdiklerini ve neden bu kararları vermiş olduklarını komple unutarak ‘çocuk için’ teması altında yaşamlarına yön verirler.

Tüm bu yoğun değerlendirmenin mevsimsel etkileri de mutlaka bünyelerde hissedillir. Yazın hepimiz İzmirliyizdir. Çünkü Çeşme İzmir’e otomobille sadece 45 dakika uzaklıkta iken İstanbul’dan altı, yedi saattir. İzmirli her haftasonunu tatil kıvamında yaşarken, İstanbullu sıcaktan kavrularak trafikte çürür, pis havuza girmekten gözleri mikroplanır, idrar yolları enfeksiyon kapar. Bu süreçte İstanbul’dan nefret ettiğini dile getirse de eylül oldu mu bir sonraki hazirana kadar İzmir’in yüzüne bakmamak da son derece olağan bir tavırdır.  

Otuzbeşinden sonra fevkaladenin fevkinde bir iş kadını-adamı olma hayali çöpe gönderilerek kutsal topraklara dönüş de yapılabilir, çocuğunun büyüme evrelerinin hiçbirine şahit olmamayı seçerek iş hayatında at da koşturtulabilir. Seçim o an, o yaşta neye ihtiyaç duyduğunla alakalıdır. Aksiyon dolu bir hayatta iyi, kötü sürprizlere her an hazırlıklı olarak bir bilinmezlikte yol almak mı? Yoksa sakin ve huzurlu bir ortamda minimum riskle maksimum hazzı yakalamaya çalışmak mı? Anlayan gelsin, bilen anlatsın.

3 Temmuz 2012 Salı

Kanun Namına Okuyun.



Kanun namına harika bir yıl geçirdik, geçiriyoruz. Her uyandığımızda sürprizli yepyeni bir tutuklanma, yargılanma, ceza, tahliye kararıyla bilgi dağarcığımızı olabildiğince genişletiyoruz.

Hepimiz azılı katilleri yakalayan birer polis, çözümsüz davaların şövalyeliğini üstlenen birer avukat, en zor davaları nihai karara ulaştıran birer hakim olduk çok şükür. İş yerinde, yemekli toplantılarda, twitterda, facebookta, otobüste, kumsalda adaletin peşinden koştuk...

İsterim ki; adli tatil ve yaz sarhoşluğu sebebiyle bu davalardan kopup savrulmayın tam tersine yepyeni ve etkili komplo teorileri üretmek adına sizler için seçtiğim polisiye, gerilim adı altındaki kitaplardan beslenin, etrafınızı besletin.


1. Agatha’nın Anahtarı:   Yaz yaz ne polisiyesi bas git diyenler için Ahmet Ümit’in kısa kısa hikayelerinden oluşan, diğer kitaplarına göre fazlasıyla ince olan bu kitabı kumsalda size eşlik etmesi adına tavsiye edebilirim.

2. Ölülerin Fısıltısı: Yaz akşamı hafif esen rüzgar sebebiyle tüyleriniz azıcık diken diken olurken İngiliz antropolog Dr. David Hunter’ın takıntılı bir katilin gizemini çözme yolunda başına gelenleri anlatan, dünya çapında 7 milyon satan bir bestseller neden size eşlik etmesin?

3. Büyük Uyku: İlk kez 1939 yılında yayınlanan kült bir eser. Ruhu yaralanmış ve bir kaç kez intihara teşebbüs etmiş olan yazar, senarist Raymond Chandler’ın Amerikan polisiyesini bir solukta okursunuz, rahat olun. Humphrey Bogart ve Lauren Bacall eşliğinde filmi de yapılan kitap aynı zamanda damaklarda nostaljik bir tat bırakıyor.  

4. Sisle Gelen Yolcu: Stres severler için vazgeçilmez bir isim olan Jean-Christophe Grange’in yeni kitabı raflarda beyler bayanlar. Kızıl Nehir, Taş Meclisi, Kurtlar İmparatorluğu gibi kitaplarından sonra yeni oluşumun da hepimizi heyecanlandırmasını diliyorum.

25 Haziran 2012 Pazartesi

İstanbul'u Terk Edinizz!




İstanbul’da insan o kadar çok öküzle karşılaşıyor ki bir noktadan sonra kendisi de ister istemez bu sıfata layık olmaya çalışıyor. Tabi durumun vahametini ancak ortamdan uzaklaşınca anlayabiliyorsun.

Bir haftadır Çeşme’deyim, yemin billah insanlığımı geri kazandım. Daha İzmir’e ayak bastığım an alakasız bir yere arabayı park etmeye çalışırken gördüğüm ilgi sonrası bunun böyle olacağını hissetmiştim esasında.

Marketteki amcaya ‘Kusura bakmayın iki dakikalığına dükkanınızın önüne park edebilir miyim?’ diye sordum, ‘Tabi ne demek’ diyerek ben rahat park edeyim diye dükkanın önündeki gazetelik, su, dondurma dolabı gibi objeleri sağa sola ittirerek bana istem dışı bir alan açtı. Bense ‘ beni herhalde birine benzetti, neyse  o olmadığımı çakozlamadan işimi bitirip, kaçayım’ diye içimden geçirdim.

Çeşme’ye geldiğimde Ege’ye yoğurt yapmak için sokağın başındaki manava ‘İneği olan tanıdığınız var mı ya, bana sağılmış süt lazım’ dedim. Konunun bebekle ilgili olduğunu anlayan manav; ‘Hemen’ dedi. Daha üstünden iki saat geçmeden kapıda inek sütüyle beliren çiftçiye ‘ Borcum ne kadar’ diye sordum eliyle ‘Hadi oradan ne parası’ manasında yaptığı hareket sonrası ‘Ne zaman istersen ara’ diyerek telefon numarasını bıraktı.

Yıldızburnu'nda yürürken eskiden gittiğim bir mekanın şefiyle karşılaştım, hem yorulmuş hem de sıcaktan bunalmış olduğum için üç kişilik ekibimizle beraber biraz oturalım dedik.  Yediğimizden içtiğimizden para almayarak, bize ‘Hoşgeldiniz’ dedi.

D-smart bayisine Digitürk bayisinin yerini sormak gibi bir kendini bilmezlik yaptım. Kendi elleriyle çizdiği krokinin altına adres ve ilgili kişi telefon numarası yazmayı ihmal etmedi. 

En son dün, en merkezi alanda ‘ÜCRETSİZ OTOPARK’ başlığı görünce geçen hafta çözümsel yaklaşımıyla herkesi kendisine hayran bırakan Karayolları Genel Müdürü’ne hak verdim... ‘İstanbul’u terk ediniz.’

21 Haziran 2012 Perşembe

Aklıma Takılan Takılar



Doğumdan sonra kim 'emzirerek kilo verdim' diyorsa gönülden tebrik etmek isterim. Normal şartlarda zaten midem büyümüş, çılgınca bir yeme hissiyle baş başbaşa kalmışım, bir de üstüne emzirdikten sonra düşen kan şekeri ve yükselen açlıkla gözüm dönüyor. 'Bu tip durumlarda lütfen sadece 1 adet muz ye' diyen diyetisyenime de 'yesinler seni' demekten adeta kendimi alamıyorum.

Aç insan her şeyi yapar, ne görürse yer, emzikli kadın yemelidir, kaliteli süt üretmelidir. Bu duygular eşliğinde buz dolabını açıp gönlümce istediğim yemekleri seçerken, giysi dolabımı açtığımda ise tam anlamıyla bir hezeyana uğruyorum. Açıkçası giyinmek istemiyorum. Aylardır bir adet uzun siyah etek ve tişörtle hayatımı geçirirken, en sevdiğim mağazaların önünden boynum bükük ilerliyorum. Yazlık, kışlık bile yapmama gerek kalmadan 'hepsini attık' diyebilirim. 

Giysiler beni hayal kırıklığına uğratıp zor zamanımda yanımda olmamayı seçerlerken, ben de ilgimi takılara yönlendirdim. Yıllardır aksesuarlarla yaşadığım aşk, son zamanlarda tavan yaptı. 

İlgi alakamı bundan sonra hiç esirgememeye karar verdiğim yeni bir isim keşfettim... Alman tasarımcı Denise J. Reytan. Plastik, silikon, yarı değerli, değerli taşların bir araya geldiği enfes tasarımların biricik sahibi. Çarpıldım.








www.reytan.de

25 Mayıs 2012 Cuma

CAN BONOMO



İsmi gibi insan, Can.  Besbelli Türk Pop’unu canlandırmak, heyecanlandırmak, es vermesini
sağlamak üzere bizlere gönderilmiş bir nefes.

Cahit Külebi’nin ‘İzmir’in kızları deniz, denizi kız’ mısralarından esinlenerek yapılmış bir şarkının
zaten kötü olmasını bekleyemezdik ama işin içine bir de Can’ın enerjisi, sadeliği, doğallığı ve
kendine has kimselere benzemeyen tarzı dahil olunca insan ‘sonunda!’ diyor.

Can’ın prodüktörü, aranjörü, yönetmeni, destekçisi, arkadaşı, sırdaşı bir başka Can (Saban) da 
‘Biz baştan beri beraberdik. Klibi bile çekerken arkadaşlarımızı aradık, onlar geldiler. Herhangi 
bir cast ajansıyla anlaşmadık’ diyor. Zaten yapılan işin her köşesinden arkadaşlığın, amatör 
ruhun,  azmin ve içtenliğin gücü fışkırıyor.

Sanırım Can sayesinde ilk kez oturup Eurovision izleyip, çekirden çıtlatıp Can’ın kazanmasını
sabırsızlıkla bekleyeceğim. Gerçi iki ay önce kimse adını bilmezken şimdilerde herkesin hayran
olduğu birine dönüşerek Eurovision’a daha gitmeden kazanmayı başaran ilk isim olarak Can
çoktan Türk müzik tarihinde yerini aldı.

İhtiyacın olmasa da iyi şanslar Can.

Güzel İzmir’in güzel insanlarını seviyorum haydeeee!  

25 Nisan 2012 Çarşamba

Herkes Aynı Hayatta!

Yeni doğum yaptım, çocuklarla gereğinden fazla alakadarım bu aralar... Elimdeki çocuk dergisinde şöyle bir cümle okuyorum; ' Melis, müzik, dans, resim ve tiyatro dersleri alıyor. Özel eğitmen eşliğinde pilates ve yoga yapıyor, okulun tenis takımında yer alıyor, piyano çalıyor ve ata biniyor. Yakında da satrança başlayacağı için çok heyecanlı.' 


Melis henüz 6 yaşında sürmenaj eşiğinde. Ben neredeyse 30 yıldır nefes alıyorum, bunca aktiviteyi deneyecek fırsatı bulamadım, kendisini çok tebrik ederim. Daha da çok annesini tabi ki..

Bizde böyledir. Çocuk daha doğduğu andan itibaren diğerlerinden nasıl daha zeki ve farklı olabilir diye binbir takla atıyoruz. Doktorlar yeni doğanları çok uyarmaya çalışmayın, yanlarına yumuşak bir oyuncak verip sakin bir ortam hazırlayın derken biz henüz sudan yeni çıkmış  bebeğe rengarenk bir dünya sunup, Mozart dinletip, sayıları öğretmeye çalışıyoruz. Zekasını açıyoruz.

Zeka böyle her koldan saldırınca esasında pek açılmıyor, ortalık ne yaptığı tam da belli olmayan hiçbir şeyi gerçekten 'iyi' yapamayan ama her şeyi 'bilen' insanlarla kaynıyor. Ben bizim neslin gençlerine uygulanan bu prosedür fiyaskoyla sonuçlanınca strateji değiştirilir diye düşünmüştüm, öyle olmamış.

İşte bu müstnesna eğitim sonucunda kendi alanında uzmanlaşan, kendini geliştiren, işini gerçekten iyi yapan çok az insana tanık oluruz. İşte onlardan bir tanesi; Mehmet Erdem.

Mehmet'le bir sene önce tanıştık. Benim için kendisi; Müzik Adamı. Yazan, çalan, söyleyen, müzikle yatıp müzikle kalkan bir adam... Hiçbir şeyden etkilenmeseniz de sesindeki efkara tanık olmak için 'Herkes Aynı Hayat'ta albümünü alın dinleyin... Yalan, Beni Aldatma ve Hayat Bu özel tavsiyemdir!



fotoğraf: Devianart.com / albino

28 Mart 2012 Çarşamba

Rembrandt @ SSM


Picasso ve Dali'nin ardından Rembrandt'ın da eserlerinin karşısına geçip seyre dalmamıza fırsat tanıyan
Sabancı Müzesi'ne teşekkürü borç biliriz. 

17.yy'da 'gerçekçilik' akımını yaratan kişi olarak kabul edilen Rembrandt'ın hayatında 'ölüm' kavramı geniş yer kaplar. Belki de bu yüzden eserlerindeki etki çağdaşlarına göre daha fazladır. Ölümün gerçekçiliği tablolarındaki yaşayan yüzlere yansır.

Yeni doğan iki çocuğunun ölümüyle yüzleştikten sonra dünyaya sağlıklı bir oğlan getiren eşi Saskia'yı kaybeder.  Maalesef yıllar sonra oğlunun da ölümünü görür.

Şaşaalı başlayan kariyeri, zamanla kendisine resim yapması için para verenlerin dilediği gibi tablolar ortaya çıkarmadığı için sekteye uğrar. Bolca müşteri kaybeder. Ölümünden önce iflasını beyan eder. 

Ölümünün ardından ailesine hiçbir şey, sanat tarihine çok şey bırakır.  10 Haziran'a kadar Sabancı Müzesi'ni ziyaret ederseniz, en azından bir kısmın tanık olabilirsiniz.